Monday, November 24, 2014

[SCRAP] Graphic Composition For Environments by Eytan Zana

Today I watched a tutorial about "Graphic Composition for Environments" by Eytan Zana. It was very neat and simple tutorial and I've learned some nice techniques on using silhouettes to create quick and catchy environments. Eytan Zana is one of my favorite concept artists btw and he's working with Naughty Dog for now. You can follow his works here.

Well, here's my first scraps, i'll be trying to improve my technique of course :)




Sunday, November 16, 2014

[OLDMAGNET] Ressam Aygun Tuğay’la Sergisi Kaygılar Üzerine Söyleşi

Bu röportaj 5 Kasım 2014 tarihinde, Aygun Tuğay'ın Kaygılar sergisi açılışında, Arnavutköy Art Gallery'de gerçekleştirilmiş, ilk olarak Oldmagnet'te yayınlanmıştır. Yazının aslında buradan ulaşabilirsiniz.


29 Kasım‘a kadar, Arnavutköy Art Gallery‘de Kaygılar adlı sergisini ziyaret edebileceğiniz ünlü ressam / akademisyen Aygun Tuğay ile son sergisi, eserleri ve sanat hayatı üzerine çok keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Söyleşimize geçmeden önce sanatöının kendi sözleri ile Kaygılar / Anxieties sergisinin ön sözünü aktaralım:

KAYGILAR – ANXIETIES Anksiyete (anxiety); kaygı; hayatın akışına ve gidişatına güven duymamak olarak tanımlanıyor. Bu bilimsel tanımı, ama bir de yaşamsal tanımı var ki o hepimizin önünde-arkasında-yanında ya da içinde yer almakta. Yaşamın farklı zamanlarında ve farklı yerlerinde kaygılar da bize eşlik ediyor. Yürürken, koşarken, düşünürken hep yanımızda varlar bence. Öyle ki beynimizin bir lobunda da var gibi. Altıncı his dediklerimizin belki de ta kendisi olabilir. Buna “korkular” demiyorum; az biraz öncesi oluyor ki ona da “kaygılar” diyorum bu kez. Bu sergideki değişik zamanlarda yapılmış olan resimlerimin her birinde bu “kaygı” yer almakta. O nedenle de, farklı tarihlerde yapılmış resimlerden örnekler aldım görülmesi için. Resimlerimin ana süjesi hep insan ve doğal olarak onunla var olan kaygı. O kaygıyı gözlerde, duruşlarda ve kadraj içinde göreceksiniz. Ben hiç kaygı duymam diyen güzel insan, bir çiçeği koklamadan önce bir de göz atar ona, bir engel ya da bir arı varlığının kaygısı ile. Şemsiyesini yanında götürür ya yağarsa diye. Kuantum düşüncesi ve inancı ile “bana bir şey olmaz o nedenle kaygım da yoktur” da denilebilir. Buna da saygı duyar ve inanırım. Ama bence bu inanış biçimi, kaygının olmadığını değil o kişinin beraberinde kaygıyı taşımadığını gösterir. Kaygılar aynalardaki gerçekler. Göremiyor olsak da varlar ne yazık ki. Kaygısız günlerde yaşamak dileği ile.

Aygun Tuğay kısaca kimdir?


İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Süsleme Sanatları Bölümü’nden 1968-1969 döneminde “pekiyi” derece ile “Yüksek Lisans” diploması aldı. 1972 yılında Devlet Güzel Sanatlar Akademisinde “Asistan” olarak göreve başladı. 1978 yılında verdiği (…Sanatçının Rolü) başlıklı tezi ile “Doktora Karşılığı Sanatta Yeterlik” diploması alarak, (…Çağdaş Tasarımcı) başlıklı tezi ile de 1981 yılında “Doçent” oldu. 1989 yılında (…Baskı Uygulamalarında Minimum Uygulama Alanları ve Pratik Yöntemler) başlığı ile gösterdiği eser çalışması ve kitabı ile de “Profesör” unvanına sahip oldu. Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde; şimdiki adı olan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde “TASARIM” dersleri vermiş; “Baskı Teknikleri”, “Proje Danışmanlıkları”, “Yüksek Lisans ve Sanatta Yeterlik Danışmanlıkları”, “Tez Jüri Üyelikleri”, “Diploma Jüri Üyelikler” “Sempozyum ve Konferans Katılımları” gibi Öğretim Üyeliğinin gerektirdiği görevlerde bulunmuştur. “Tekstil Tasarımı Ana Sanat Dalı Başkanlığı”, “Giysi Sanat Dalı Başkanlığı”, “Tekstil Bölümü Başkanlığı”, “Fakülte Kurulu ve Fakülte Yönetim Kurulu Üyelikleri”, “Soruşturma Kurulu Üyelikleri ve Başkanlığı”, “Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu Genel Kurulu MSÜ Temsilciliği”, “MSÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdür Yardımcılığı” gibi idari görevler yapmıştır. 2005 yılında MSGSÜ 32 yıllık hocalığından kendi isteği ile emekliliğini almıştır. Halen, Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Moda ve Tekstil Tasarımı Bölümünde tam zamanlı Öğretim Üyesi olarak “Modelden Çizim” dersini vermekte ve resim çalışmalarına da devam etmektedir. Uluslararası 22 yarışmaya ve 9 sergiye; ulusal 11 yarışmaya ve 16 sergiye katılarak “karikatür” dalında 7 ödül almıştır.


Tiyatroda realizatör olarak çalışmaktan Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde tekstil kürsüsüne, Beykent Üniversitesi’nde Moda Tasarım’dan, gazete ve dergilerde karikatüristliğe kadar çok zengin akademik ve sanat geçmişiniz var. Bu yolculuğu bize kısaca özetler misiniz?

Beni bugüne getiren yolculuk aslında hiçbir zaman sanat kulvarından yola çıkmış değil. Devlet Tiyatrosu’nda tiyatro dekorları yaparken son derece mutluydum. Çünkü yaptığım dekorların halka açık olması, onların ilgisi ve çok değer verdiğim sanatçıların o dekoru kullanarak oyun sergiliyor olması bana çok haz veriyordu. Aslında ben tiyatroda kalmayı düşünüyordum, hiç öğretim üyesi olmayı düşünmedim. Bir yandan realizatörlük, bir yandan da resim yapıyordum. Ama Kültür Sarayı’nda o zaman yangın meydana gelince bütün düzenimiz bozuldu. Sonra akademiden çağırdılar beni, çünkü öğrencilik dönemimde çok iyi bir öğrenciydim. Asistan olarak bize gelir misin? diye sordular ben de kabul ettim. Öyle başladı. Yoksa benim akademisyen olmak gibi bir hâyâlim asla yoktu.

Çalışmalarınızda farklı disiplinler üzerine olan eğitiminizi ve tecrübenizi kullanıyor musunuz?


Tabii. Bir defa tekstil üzerine yoğunlaşmakla birlikte moda tasarımcısıyım ben. Moda Tasarımı hocasıyım. O açıdan vermiş olduğum derslerde de illustrasyon üzerine eğitim veriyorum. İnsan figürünü çok iyi bilir ve çok sık kullanırım. Zaten şimdi bizim bölümümüzde bu dersleri okumuyorlar fakat bizim dönemimizde bir sene kas, bir sene iskelet sistemi üzerine eğitim aldık biz. Bu nedenle anatomiyi çok iyi biliyorum. Onun üzerine kurgularımı oturtuyorum; bir figür yapacakken mutlaka anatomiyi gözetiyorum. Eğer figürü bozarsam ve illustrasyona dahil edersem deformasyonu bilinçli gerçekleştiriyorum. Bu gerçekten çok önemli. O nedenle tüm ressamların, heykeltraşların, sanatçıların ilk önce klasiği öğrenerek özünü bilmeleri gerektiğini düşünüyorum. Klasiği doğru yaptıktan sonra, soyuta geçebilirler.

Zaten eserlerinize baktığımızda çoğunun ortak paydası formlar, figürler ve renkler. 


Evet renkler… Renkeri çok seviyorum. Muhtemelen mesleğimin, moda ve teksil üzerine olmasından belki de iç dünyamdan kaynaklanıyor. Çünkü ben küçükten beri çizgi romanları çok severdim. Walt Disney’in hayranıydım. Yani şu konuma gelmeyip de Walt Disney’in atölyesinde bir ressam olmayı tercih ederdim. O nedenle Almanya’ya bir çok renkli, resimli romanlar ve çocuklar için çizgi romanlar yaptım. O nedenle işlerimde oradan gelen bir canlılık var.

Serginiz hakkında bize neler söylemek istersiniz?


Serginin adı Kaygılar. Daha önce Kaygılar I’i Alaçatı’da açmıştım. Bu Kaygılar II. Orada olmayan bazı işlerim de burada sergileniyor. Hepsinin tarihleri farklı; yani 2010’dan bu seneye kadar farklı tarihlerden, farklı işler var. Hepsini özenle seçerek bir araya getirdim ki hepsinde kaygıların olduğunu gösterebilmek için. Yani benim kaygılarım yalnızca bu sene başlamadı, hep vardı. O nedenle farklı serpiştirmeler yaptım.
Bildiğimiz kadarıyla aktif olarak resim alanında eser vermeye 2009’da başladınız, değil mi?

Evet, 2009’da başladım. Daha önce de yapıyordum fakat profesyonel anlamda değildi. Sipariş üzerine, özel istek üzerine yapıyordum fakat kendimi “ressam” olarak adlandırmıyordum. Zaten aslına bakarsanız ben ressamdan çok bir illustratörüm; yani resimlerim illustrasyon ağırlıklı. Böyle olmasını tercih ediyorum çünkü daha çok seviyorum.

Son olarak genç sanatçılara ve bu yola baş koymuş gençlere başucu tavsiyesi olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?


Var tabii. Bir kere sanatı gerçekten çok sevsinler, bu işe sevgi dışında bir motivasyonla yaklaşılmıyor. Her zaman söylerim, yapmış olduğunuz mesleği severseniz anca çok iyi yerlere varabilirsiniz. Özellikle sanat çok sevilmeyi gerektiriyor; bale için, edebiyat için, müzik için, tüm dalları için son derece geçerli. Önce sevsinler, sonra da bu süreçte hazımlı olmayı öğrensinler. Eleştirilere hazırlıklı olsunlar, kabul etsinler. Çünkü ne olursa olsun mutlaka eleştiriden korkar gençler fakat aslında eleştiri almak, gerçek anlamda ilerlemeyi sağlar. Yani ben yaptığım bir resmi 10 yıl sonra hala çok beğeniyorsam 10 yıl öncede kalmışım demektir.

Pekiyi, sizce Türkiye’de eleştiri kültürü yeterince gelişti mi?


Hayır. Malesef hayır. Hiç bu konuyla ilgisi olmayan, bu konuya vakıf olarak yetişmeyen hatta tabir-i caizse iki çizgiyi bir araya getiremeyenler büyük eleştirmenler olarak karşımıza çıkıyor. Ben buna son derece karşıyım tabii ama sessiz kalmayı tercih ediyorum. Zaten üretimle ve sanatla en güzel cevap verilir diye düşünüyorum.


Sevgili Aygun Tuğay’a sergi açılışında bize zaman ayırdığı ve sorularımızı cevapladığı için teşekkür ediyoruz. 29 Kasım’a kadar mutlaka Arnavutköy Art Gallery’e giderek bu başarılı sergiye vakit ayırmanızı tavsiye ederiz.

Saturday, November 15, 2014

[OLDMAGNET] 30 Maddede İş Hayatında Başarılı Olma Sanatı

Bu yazı 9 Kasım 2014 tarihinde Oldmag.net için yazılmıştır. Yazının aslına ulaşmak için buraya tıklayın. 


Hayatınızın çok büyük bir kısmı iş yerinizde ya da çalışma ortamınızda geçiyor. İş hayatında başarılı olmak bizce bir sanat. Siz de gününü planlamak için bir plana ihtiyacı olanlardansanız, doğru yerdesiniz. Bu listeyi 100 maddeye kadar çıkartabilirdik, ama herkes için genel-geçer doğru olanları seçip, gerisini elemeye çalıştık. Büyük bir kısmımız filmlerdeki gibi steril bir hayat yaşamıyor. Baş edilmesi gereken sorunlar, işgüzar insanlar, trafik vb. gibi zaman kaybettiren unsurlar arasında yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Biz de bu yolda, yönünüzü bulmanıza yardımcı olacak 30 işe yarar madde belirledik. Muhtemelen bazılarını ister istemez yapıyorsunuz, bazılarını da işiniz ya da hayatınızdaki özel nedenlerden ötürü yapmayacaksınız. Ama bir ipucunu bile uygulasanız, size büyük fayda sağlayabilir. İşte karşınızda gününüzü daha iyi planlamak ve iş hayatında başarılı olmak için 30 müthiş ipucu!

1) Yapabileceğinizden fazlasını planlamayın.


Sürekli to-do list hazırlayan birisi olarak biliyorum ki kaçınılmaz gerçek şu: “Yapılacaklar” listeleri, neredeyse daima, olmaları gerektiğinden daha uzundur. Liste yapmaya başladığınızda elinizdeki acil işlerle başlarsınız, sonra devreye hayalleriniz girer. Uzun süredir kenarda köşede bekleyen, bir türlü yapamadığınız, zaman bulamadığınız ya da cesaret edemediğiniz maddeler, listenize sızmaya başlar. Bir bakmışsınız ki gününüzü planlaması gereken listenin içinde “Mini Cooper’ın yeni modelini almak için para biriktir!” diye bir madde var. Gerçi, para biriktirerek Mini Cooper alabiliyorsanız bizden tavsiye almanıza gerek yok gibi, ama asıl meseleyi anladınız. Eğer amacınız gününüzü planlamaksa ideal bir “To-Do List” üç ana eksen içerir: Bir büyük dereceli madde, üç orta dereceli madde ve beş küçük dereceli madde. Elinizde bundan fazlası varsa, çok büyük ihtimalle zaten yetiştiremeyeceksiniz. O yüzden yapamayacaklarınızı listenize ekleyip, kendinizi “başarısızlık” hissiyle demotive etmenize gerek yok. Küçük olsun, sizin olsun. Yapabileceğinizden fazlasını planlamayın.

2) Büyük ödüllü işlere odaklanın.


Enerjiniz sokakta bulduğunuz sağlık çantalarını “yiyince” yükselmeyecek. Evet, ne yazık ki hayat bir bilgisayar oyunu değil. Bu nedenle olabildiğince verimli bir yatırım yaparak, onu önemli sonuçlar yaratacak işlere harcamanız gerekiyor. Örneğin gün içinde bir toplantınız var, ama ayı zamanda Mp3 klasörünüzü de düzenlemeniz gerek. Çok başka sebeplerden ötürü -üşengeçlik, özgüven sorunları, korkular, varsayımlar- toplantıyı ertelemek için, Mp3 listenizi düzenlemeyi “bir görev olarak” listenize almayın. Toplantı, sizin için daha önemli sonuçlar doğuracak bir etkinlik. Zihniniz, güvenli alanınızdan çıkmamanız için size türlü türlü oyunlar oynayacak ve en dandik işleri, en önemli işlerinizi ertelemeniz için sürekli ön plana almaya çalışacak. Çünkü insan zihni genelde böyle çalışır. Stresle ve sonuçlarla yüzleşmemek için, kendine bahaneler yaratmakta ustadır. Bu oyuna gelmeyin. Büyük düşünün. Büyük ödüllü işlere odaklanın.

3) Depara kalkarak çalışın.


Çalışma biçimlerinin herkes için kesin bir formülü yoktur. Kimisi uzun ve aralıksız bloklar halinde çalışır, kimisi de kısa ve yoğun bir odaklanmadan sonra uzun aralar vermek ister. Bunun için binbir türlü teknik ortaya atılmıştır. 25/5 Pomodoro Tekniği ya da 90/10 Blok Ders Tekniği gibi. Fakat tüm bunlarda ortak olan şey şudur ki, o da çalışırken depar atmak zorunda olduğunuz gerçeği. Tırıs giderek, laylaylom takılarak, işleri ağırdan alarak verimli bir gün geçiremezsiniz. Sizi hizada tutacak bir uyarıcıya ihtiyaç duyuyorsanız, ilk önce işleri kendi kendinize çözmeye çalışın. Örneğin saat kurun ve alarm ile işe başlayıp, alarmla ara verin. Eğer bu sizi strese sokuyorsa bir yakınınızdan, çalışma arkadaşınızdan ya da ailenizden yardım isteyin. Size gün içinde hatırlatmalarda bulunmalarını sağlayın. Bu işin rutine oturması, ortalama 7-10 gün arası zaman alacaktır. Alıştıktan sonra kendinizi ne kadar enerjik ve adanmış hissettiğinize şaşıracaksınız. Yeter ki alışmak için yeterli süreyi kendinize verin ve odaklanarak çalıştığınızda, çalışıyormuş gibi yaparak kendinizi kandırmayın. Depara kalkarak çalışın.

4) Her güne bir ana tema verin.


To-Do listenizi yaptınız, büyük ödüle odaklandınız, alarmını kurdunuz ve depera kalkarak çalışıyorsunuz. Ama aklınız bir türlü o “diğer işi” gözünüzün önüne getirmeyi bırakmıyor değil mi? Twitter’ın kurucu ortağı Jack Dorsey için de bu böyleymiş ve bu sorundan, günlere birer tema vererek kurtulmuş. Mesela o gün ay sonu hesaplarını denkleştirmek zorundasınız, fakat mutfağınızdaki tüm kapkacakları temizleyip yerleştirmeniz de gerekiyor. İkisi de acil ve ötelenemeyecek işler bu nedenle elinizdeki meseleye odaklanmakta zorluk çekiyorsunuz. Bugünün temasını “Finans ve Muhasebe”, yarının temasını ise “Ev ve Mutfak İşleri” olarak belirleyerek bu aciliyet baskısından kendinizi kurtarabilirsiniz. Çünkü farkında olmasak da zihnimiz bu şekilde çalışır. Bu nedenle ev, iş, özel hayatı birbirinden ayırabilir ve her birinin stresini belirli oranda kendi alanında yaşayabiliriz. Her güne bir ana tema verin ve o tema ile ilgili işleri, o gün içinde halletmeye çalışın. Göreceksiniz, bu tema işi epey hoşunuza gidecek.

5) En zor görevle işe başlayın.


Çünkü tüm bocalayışınızın sebebi, çok büyük ihtimalle bu “en zor görev”. Koca bir kütük gibi yolunuzu tıkıyor, biriken diğer işleri yapmanızı da engelliyor. Sırf şu “en zor görev” ile yüzleşmemek için yapmadığınız saçmalık kalmadı ve vicdanınızı “Ya ben var çok procrastination olmak” diye susturamıyorsunuz. Korkmayın. Korkmanız, ötelemeniz için hiçbir makul sebep yok. Eğer başarısız olacağınızdan çekindiğiniz için en zor görevle yüzleşmiyorsanız bu çok saçma, çünkü onu yapmamakta başarısız olmak demek. Yenilmemek için maça çıkmayan, bu nedenle hükmen mağlup olan futbol takımı gibisiniz. Kendinizi, dipsiz gayya kuyularının içine atmayın, cesaretinizi toplayın, odaklanın ve en zor görevle işe başlayın. Eninde sonunda bitireceksiniz ve hayat sizin için, o görevin yapılması gerekliliği stresine oranla çok daha iyi olacak.

6) Enerji akışınızı takip edin.


İnsanlar üçüncü dünya ülkelerinin elektrik santralleri gibidir, kesintisiz enerji taahhütnamesi yalnızca bir yalandır. Gün içinde daha enerjik olduğunuz ya da daha yorgun olduğunuz dönemler ister istemez olacak. Tüm gün boş olsanız bile belki sabahları, belki de geceleri kendinizi normalden daha bitkin hissedeceksiniz. Çünkü içinizdeki dinamo günün her saatine eşit dağılacak biçimde enerji üretmiyor. Bu nedenle enerjinizin düşük olduğu saatlere zor görevleri koyarak, işleri kendiniz için zorlaştırmanın hiçbir anlamı yok. Sabah insanıysanız, en zor görevlerinizi sabahları halledin. Geceleri çalışmayı seven bir insansanız, mümkün olduğu sürece gece çalışın. Eğer mesainiz buna engel oluyorsa, enerji kutuplarınızı değiştirmeniz gerek. Bu da ne yazık ki bazı güzel şeylerden feragat etmek anlamına geliyor; mesai bittikten sonra sabah 4:00’e kadar oyun oynamak gibi. Fakat feragat ettiklerinizin karşılığında kazandıklarınıza bakarak kendinizi motive edebilirsiniz. Sabahlara kadar oyun oynamayı da bir ödül olarak, haftasonuna koyarsınız. Enerji akışınızı takip edin.

7) Kendinizi “işe yaramaz” hissettiğinizde, bunla savaşmayın.


Bazen bir sebepten ötürü dün çok iyi yaptığımız işi, bugün yapamayız. Zaten böyle olmasaydı, astrologlar para kazanamazdı. O nedenle bu “yapamıyorum” hissiyle savaşmanızın bir anlamı yok. Biyo-kimyasal nedenlerle, havalar yüzünden ya da bilinçaltınızdaki bir kalıntıdan ötürü o gün “yapamayacağınız” tuttu ve elinizdeki görevi bir türlü bitiremiyorsunuz. Tamam, sorun değil. Hayat akışınızda yalnızca “Play” ve “Stop” butonları yok. “Pause” da var. Elinizdeki görevi yapamıyorsanız ona bir ara verin ve o gün başka bir göreve odaklanın. Yapacak birşeyiniz yoksa, neden yapamadığınızı düşünmenizi engelleyecek bir aktivite bulun. Spor yapın, arkadaşlarınızla çay içmeye gidin, sergi gezin, çekmecenizde bağımsızlık ilan etmiş halde duran çoraplarınızı ayıklayın. O görevle ve yetersizlik hissiyle savaşmayı bırakın. Yalnız aman dikkat, buradaki “yapamama” durumunun günlük bir şey olduğunu vurgulamak elzem. Eğer bu hâl bir günü aşıyorsa, bu listenin başına dönüp, eksikleri gözden geçirmenizde bir fayda var. Sakın, her canınız istediğinde “günümde değilim” diye işten kaytarmayın. Gerçekten deneyin, yapamazsanız, kendinizi “işe yaramaz hissetmekle” savaşmayın.

8) Hazır şablonlar kullanın.


Bir şeyi sık sık yapıyorsanız, neden onu her defasında baştan yapasınız? Bir şablon yaratın. Sürekli aynı özelliklerde e-posta göndermek zorunda mısınız? Bir şablon yaratın. İşiniz, belli özelliklerdeki içerikleri yayına hazırlayıp, bir sonraki partiye geçmek mi? Bir şablon yaratın. Özgün içerik üretmek zorunda olduğunuz bir dergide mi çalışıyorsunuz? Bir şablon yaratın. Özgün içerik yaratacağım, ne şablonu dediğinizi duyar gibiyim. Hayatta herşeyin bir şablonu vardır. Giriş, gelişme, sonuç bir şablondur. 10 maddelik listeler hazırlamak, bir şablondur. Başlıkları soru şeklinde atıp, ilk üç paragrafı cevalardan oluşturmak bir şablondur. Şablonlar işinizi kolaylaştırır, size yol gösterir ve zaman kazandırır. Ne yapacağınızı bilememekten usandıysanız ya da sürekli aynı şeyleri yapmak ruhunuzu emiyorsa, hazır şablonlar kullanın.

9) Hazır cevaplar üretin.


Nasıl ki şablonlar hayat kurtarıyorsa, hazır cevaplar da yeri geldiğinde aynısını yapabilir. Örneğin, bir iş yerinin IK departmanında çalışıyorsanız, kuruma gelen başvurulara tek tek cevap vermek büyük bir iş yükü oluşturur. Fakat her türlü başvuruya uygun, hazır cevap kullanmak “ideal bir iletişim şekli olmasa da” hiç yoktan iyidir. Aynısını sosyal medya hesaplarınız için de kullanabilirsiniz. Bir arkadaşınız, işinizin ortasında size soru sordu ve lanet olsun ki Faceook “Görüldü” uyarısını alnınıza yapıştırarak, sizi zor durumda bıraktı. Bu durum için, cephanenizdeki hazır cevabı çıkarıp arkadaşınıza gönderin: “Merhaba, şu anda çok önemli bir işin ortasındayım ama uygun olduğunda mutlaka bu konuyla ilgili sana geri dönüş yapmaya çalışacağım.” Görülüp, cevap verilmeyen bir mesajdansa, sonra geri dönüş yapılacağını belirten bir mesaj her durumda evladır. Eğer arkadaşınız olayın aciliyeti konusunda ısrar ediyorsa, nasıl davranacağınıza karar vermek sizin elinizde. Fakat bu gibi durumlardan hızlıca sıyrılmak için, mutlaka hazır cevaplar üretin.

10) Otomatik mesajlar kullanın.


Şablonlar ve hazır cevaplar gibi, otomatik cevaplar da büyük bir yardımcıdır. Araba kullanırken, telefonu açıp “şu anda trafikteyim” demek ve hayatınızı tehlikeye atmak yerine, sadece “No” tuşuna basın ve telefonunuz sizin adınıza “Şu anda araç kullanıyorum, daha sonra arayacağım” mesajı göndersin. Şu minicik ayarı yapmak, gerçek anlamıyla hayat kurtarıcı olabilir. Sık sık toplantı yapıyorsanız, müşterilerinizi uzun uzun çalan ve cevaplanmayan bir telefonla başbaşa bırakmak yerine, meşgule aldığınızda “Toplantıdayım, sizi daha sonra arayacağım” mesajı ile ödüllendirin. Bu hem kişisel imajınızı güçlendirir, hem sürekli söylenen “Ah ben de tam sizi arayacaktım” yalanından kurtulmanızı sağlar, gününüzü planlamanıza yardımcı olur ve insanlara kendilerini daha önemli hissettirir. Otomatik mesajlar kullanın.

11) Yazdığınız e-postaları kısaltın.


İş yapmanın temel unsurlarından biri e-posta göndermek ve hangi sektörde olursanız olun, e-posta göndermeden işleri halletmek artık zor. Örneğin bir yapımcısysanız, reklam ajansları, müşteriler, sanatçılar ve binbir türlü dış kapı ile sürekli yazışmak zorundasınız. Ya da “İş Geliştirme Uzmanı” olarak, üslerinize sık sık e-posta yazmak zorunda kalıyor olabilirsiniz. Uzun e-postalar işinizi daha iyi yaptığınız algısını güçlendiriyor sanabilirsiniz, ama yapılan birçok araştırma bunun öyle olmadığını gösteriyor. İnsanlar uzun e-postaları okumaya vakit ayırmak istemiyor ve onlara her defasında 5000 kelime gönderdiğinizde “Geldi yine type’ından bıktığım” diye düşünüyorlar. Ana fikri bir cümlede özetleyebilecekken paragraflarca yazmanız hem onları “aptal yerine koyduğunuz” algısını yaratıyor ve hem sizin, hem de onların zamanını çalıyor. Bunu yapmaktan vazgeçin ve yazdığınız e-postaları olabildiğince kısaltın. Peki bir e-postanın ideal uzunluğu ne olmalı? Yalnızca e-postada “bahsetmezseniz” sonradan başınızı ağrıtacak kadar önemli bilgileri yazın ve gönderin. Anlatabileceğiniz her şeyi e-postanıza sığdırmaya çalışmayın. Onun yerine bir sonraki maddeye bakın.

12) Sohbet edin.


Evet, sohbet edin. İş yaptığınız kişilerle 10 dakikalık bir telefon sohbeti, sizi saatlerce sürecek bir e-posta trafiğinden kurtarabilir. Ayrıca, insanlar karşılarında e-posta istemcisi yerine gerçek bir kişi olduğunda daha yapıcı olurlar. E-posta ile yazışırken vermek zorunda olduğunuz tavizlerden, doğru ve akılcı bir konuşma tarzıyla sohbet ederek kurtulabilirsiniz. İnsanlar sosyal varlıklardır ve evrimlerinin temelinde iletişim beceirleri yatar. Ses tonu, vurgular önemli detaylardır ve ne istediğinizi uzun cümlelerden daha iyi anlatabilirler. Saatlerce sürecek e-posta zincirleri yerine basit bir telefon görüşmesi ile işi halledin ve konuşma bititkten sonra, konu başlıklarını “kısa bir” e-postada bir araya getirerek, karşı tarafla paylaşın. Bu hem gününüzü, hem de işinizi planlamak için en ideal yöntemdir.

13) Toplu e-posta gruplarından çıkın.


E-Posta istemcinizi kullanmayı öğrenirseniz, bunu kolay biçimde yapabilirsiniz. Toplu e-posta gönderen kişilere, konuyla ilgili bir “oto cevap” atamanız durumunda, sizden her defasında aynı cevabı almaktan yılacak ve sizi Angora Tavşanı Seven Kamyoncular Derneği’nin gündemiyle ilgilenmek zorunda bırakmaktan vazgeçeceklerdir. Eğer vazgeçmiyorlarsa “Göndericiyi engelle” diyerek, e-posta istemcinizin o kişiden gelen e-postaları engellemesini sağlayabilirsiniz. Mesajları herhangi bir uyarı olmadan “Junk / Spam” klasörüne düşecektir ve zamanınızı gereksiz yere harcamaktan sizi kurtaracaktır. “Basit bir e-posta neden bu kadar önemli olsun ki?” diye düşünmeyin. Sevimli kedi fotoğrafları önemsiz olabilir ama dikkatinizi dağıtarak, çok önemli bir şeyi yanlış yapmanıza sebebiyet verebilir. Toplu e-posta grupları çağımızın hastalığıdır, bu nedenle toplu e-posta gruplarından çıkın.

14) OHIO Stratejisini Uygulayın


“Only Hande It Once / Yalnızca Bir Kez İlgilen” anlamına gelen OHIO stratejisi muhteşemdir ve “Middle of Nowhere / Allah’ın Unuttuğu Yer” olarak bilinen yokluklar çölü OHIO eyaleti ile isim benzerliği dışında bir alakası yoktur. Kaç kere e-posta kutunuza düşen bir mesajı okuyup “sonra ilgilenmek üzere” başka bir klasöre attınız? Belki de binlerce kere. Bu zamanınızı çalmak bir kenara, olabilecek en verimsiz yaklaşımlardan biridir. O e-postaya derhal cevap verip, o işi sonsuza kadar “yapılacaklar” listenizden çıkarmak yerine, onu öteleyerek görev listenizi kabartıyorsunuz. Ayrıca ona birden fazla kere zaman ayırarak, daha verimsiz bir çalışma yönetimini benimsiyorsunuz. Derhal harekete geçin ve bir görevle, mümkünse, yalnızca bir kere ilgilenin. Öteleyerek, daha fazla zaman çalmasına neden oluyorsunuz ve omuzlarınıza daha çok yük biniyor o kadar. OHIO Stratejisini hemen uygulayın.

15) Karar enflasyonuna uğramayın.


Evet, karar enflasyonu gerçektir ve insanın hayatını bitirir. Bir süre sonra aldığınız kararlar o kadar değersizleşir ki, Tansu Çiller ve devalüasyon birlikteliği bile bu değersizliğin yanına yaklaşamaz. Şöyle düşünün: her konuda karar almak ve bunu birilerine onaylatmak zorunda mısınız? Bazı şeyleri otomatik pilota almak, hayatınızı kurataracak ve sizi karar enflasyonu batağından çıkaracaktır. Her sabah ne giyeceğinize karar vermeyin, her öğlen ne yiyeceğinizi arkadaşlarınıza sormayın, en basit konularda bile karar almak için kendinizi paralamayın. Hayatınız zaten zor ve her konuya en ideal yaklaşımı göstermek zorunda değilsiniz. Zaten aldığınız her karar, en doğru karar diye birşey de yok. Bazı şeyleri rutine bağlayın, iki gün üstüste aynı kıyafeti giyin, o gün de ayakkabınıza uyumlu çanta takmayın. Basit meseleler için uzun uzun düşünüp karar almayın ve karar enflasyonuna uğramayın.


16) Multitasking’i bırakın.


Mutitasking (çoklu görev) çağın bir gereksinimi ama IQ’muzu 5 puana kadar düşürdüğü kanıtlanan bir gerçek. Son 20 yılda, insan beyni aynı anda birden fazla işle ilgilenmek üzere şekilleniyor fakat bu durum işleri daha savsak ve düşük kapasiteyle yapmamıza neden oluyor. Aynı anda birden fazla görevle ilgilenmek size “çok iş yaptım” hissiyatı verebilir, ama aslında bu verim / zaman eğrinizi dibe vurdurur. Her seferinde bir işe odaklanın, onu hakkıyla bitirin ve sonra, bir sonraki göreve geçin. İşiniz bunu imkansız kılsa bile, örneğin aynı anda telefonla konuşup, patronunza uçak bileti ayarlamak zorunda olan bir sekteretseniz, karşınızdaki insanlara “elinizde bir iş olduğunu söylemeniz” genellikle sorunu çözecektir. Kimse bir işle uğraşırken, başka bir işle uğraşmak zorunda kalmayı sevmez. İnsanlar, eğer sorunlu tipler değilse ısrar etmeyecektir ve empati kurarak, elinizdeki işin bitmesini bekleyecektir. Eğer beklemiyorsa, elinizdeki işi yarım bırakmanın mağdur edeceği kişiyi, ısrarcı olan sorunlu tipin üstüne salın ve aradan çekilin. Kimse karşısında eğilip bükülmeyin ve aynı anda birden fazla işe yetişmeye çalışarak kendinizi hırpalamayın. Mutitasking’i bırakın.


17) Arkası yarın kuşağına geçiş yapın.


Çoğu zaman bir işin en zor yanı ona başlamaktır. Hatta neredeyse her zaman. Eğer bir göreve başlamak konusunda ayaklarınız geri geri gidiyorsa, arkası yarın kuşağına geçiş yapın. Üzerinde neredeyse hiç düşünmeden, o işe hemen girişin ve yapabildiğiniz kadarını yapın. Yaptığınız kadarı, en iyi performansınız olmasa dahi birşeyler yaptınız, yani o işe başladınız artık. Geri kalanını yarına bırakın ve kaldığınız yerden devam edin. Parçalar halinde, arkası yarın diyerek çalışmak “yeterli zamanın olduğu” büyük görevlerde hayat kurtarır. Ve çoğu zaman olayları dramatize ederek “zaman yok” diye çıldırsak da, aslında o işi yapmak için yeterli zaman vardır. Sadece zordur ve motive olmak imkansıza yakındır. Bu nedenle, dünyanın en güzel atasözlerinden biri olan “Başlamak işin yarısıdır” deyişini aklınıza getirin ve düşünmeden o işe başlayın. Yarım kalsa da dert etmeyin, arkası yarın kuşağına geçiş yapın.

18) To-Do listenizden birşeyi atın.


Aradan zaman geçti ve 17 maddeyi geride bıraktınız. Artık gününüzü planlamak konusunda daha deneyimlisiniz ve ayaklarınız, baştakine oranla yere daha sağlam basıyor. Şimdi to-do listenizi tekrar gözden geçirme vakti. Listenize şöyle bir göz atın ve uzun süredir yapılmayı bekleyen görevlere gelin. Bunlar muhtemelen arka planda çalışan gereksiz “exe’ler” ve işlemcinizi yormaktan başka bir şeye yaramıyorlar. Kendinize şunu sorun ve samimiyetle cevaplayın: “Bunca zamandır ertelenebildiğine göre, bu gerçekten yapılması gereken bir iş mi?” Bu sorunun cevabını verdiğinizde to-do listenizdeki gereksiz maddeler ortaya çıkacaktır. O şeyi listenizden atın.

19) Hayır demeyi öğrenin.


İnsanlar milyonlarca konuda ikiye ayrılır ve onlardan biri de “Evet İnsanı” olmakla “Hayır İnsanı” olmaktır. Fakat gerçek olan birşey varsa, iki tip insanın da “Hayır” demeyi bilmemesidir. Evet İnsanları, herşeye evet dedikleri için hayır demeyi bilmezler. Hayır İnsanları ise herşeye hayır dedikleri için, Hayır sözcüğünün gerçek gücünden mahkum kalırlar. Çünkü etraflarındaki herkes onların herşeye hayır dediğini çoktan öğrenmiştir ve onlara istediklerini yaptırmanın bir yolunu mutlaka bulurlar. Bu durumda nerede, neye hayır diyeceğinizi bilmek ve bunun nasıl yapılacağını öğrenmek elzemdir. Patronunuza, kocanıza, en yakın arkadaşınıza hayır demek çoğu zaman zordur fakat söylenmesi gerekiyorsa hayır demek hayat kurtarır. Aksi takdirde sırf dik duramadığınız için evet dediğiniz şeyler sırtınıza biner ve sizi Notre Damme’in kamburundan daha beter bir hale sokar. Herşeyi kabullenmek zorunda kaldığınız için pasif-agresif bir moda geçersiniz ve hayat daha da çekilmez hale gelir. Evet dediğiniz şeyleri yapamayacak olmanızdan ve bunun sizi düşüreceği durumdan bahsetmiyorum bile. O nedenle bir dakika bilr vakit kaybetmeden hayır demeyi öğrenin.


20) Toplantıların gerekliliğini sorgulayın.


Toplantılar beyaz yakalıların kurtarıcısıdır çünkü iş yapıyormuş gibi görünüp, iş yapmamak için en ideal ortamı sağlarlar. Eğer aldığı parayı hak etmeyen bir işgüzar olmak hedefinizse buyrun devam edin ama ilkeli ve sağlıklı bir insansanız, bu sizin için ideal bir durum değildir. İnsanların işten kaçmak için ve bunu kamufle etmek için toplantı isteyebileceğini unutmayın. Hatta çoğu zaman bu öylesine bir alışkanlık haline gelir ki, şirketler sonu gelmez toplantı bataklığına saplandıklarını fark etmeyecek kadar atıl hale gelirler. Gereksiz toplantıların, gereksiz uzunluklarla zamanınızı çalmasına ve sizi kendi işinizi yapmaktan alıkoymaısna izin vermeyin. Çünkü o toplantıyı yaptığınızda başkasının “çalışıyormuş gibi görünmesine” yardımcı olduğunuz gibi, kendi işinizi yapamayacak hale gelebilirsiniz. Toplantıların gerekliliğini sorgulayın.

21) Bir “Don’t Do List / Yapılmayacaklar Listesi” yapın.


İnsanlar sürekli yapılacaklar listesi yapar, ama yapmamaları gereken şeylerin listesini yapanlar çok azdır. Kurtulmanız gereken alışkanlıklar, kötü huylar, sizi yavaşlatan gerçekler, hayatınızdan çıkarmanız gereken kişiler, olumsuz şartlar gibi maddeler için bir “Don’t Do List / Yapılmayacaklar Listesi” yapın. Ve bu kişileri, maddeleri, alışkanlıkları vs. hayatınızdan eledikçe, o listedeki bir başlığı silin. Bunun kendinizi ne kadar iyi hissettireceğini tahmin bile edemezsiniz. Her sabah, to-do listeniz ile birlikte don’t-do listenize de 5 dakika zaman ayırmak çok faydalı olacaktır. Vakit kaybetmeden bir “Don’t Do List / Yapılmayacaklar Listesi” yapın.

22) İşlerinizi gerçek sahibine havale edin.


Kendi iş tanımınızda olan ve gerçekten sizin göreviniz olan işlerden bahsetmiyoruz. Fakat modern iş hayatı, sizin göreviniz olmayan işleri de sizin sırtınıza yüklemekle ünlüdür. İnsanlar, görevleirnden ve sorumluluklarından kaçabilmek için olabildiğince kurnaz manevralar yaparak, sizinle alakası olmayan şeyleri size “kitlerler.” Bundan kaçınmak için, ilk önce işin asıl sorumlusuna o görevi havale edin. Bu işi neden yapamayacağınızı güzel bir dille ona anlatın. Amerikan dizilerinde falan sıkça karşılaştığımız “Bunu yapmıyorum, çünkü bunu yapmak benim iş tanımımda yok” cümlesi, Türkiye ve benzeri ülkelerde işinize yaramayacağı gibi, sizi olmadığınız halde kibirli ve takım oyunundan uzak bir karaktermiş gibi gösterir. Onun yerine, hafif sinsi ama iyi niyetli bir yaklaşım gösterek işi sahibine havale edin. Bunu onun yapmasının daha doğru olacağını, çünkü onu sizden daha iyi yapacağını belirtin. O kişinin niteliklerini övün. Ya da yapmamanız halinde sonunuz olacak bir işi neden gösterek, o işi üstlenmekten kaçının. Sakın bunları yapmadan, o işi zavallı alt rütbeliye ya da stajyere itelemeye çalışmayın. Önce savaşın, kaybederseniz size yardım edebilecek bir “junior” ya da iş arkadaşı aramaya koyulun.

23) Crowdsource dünyasına adım atın.


Her işe kendiniz koşmak zorunda değilsiniz. Artık, binlerce profesyonelin bir araya geldiği muhteşem platformlar var. İşiniz için onlardan yardım alın, hatta eğer uygun bir durum söz konusuysa işinizi tamamı ile onlara emanet edin. Basit bir Google aramasıyla birçok Crowdsource sitesine ulaşabilirsiniz. Vizyonunuzu genişletin ve Crowdsource dünyasına adım atın.

24) İş değişimi yapın.


Erasmus rüzgarları gibi, tatlı bir rüzgarı iş hayatınızda estirmek istemez misiniz? Elinizdeki tatsız görevi, Lisbon geceleri ile değiştirmek istemez misiniz? İstersiniz. İş arkadaşınız da ister. O nedenle elinizde uzayıp duran, bir türlü yapamadığınız ya da gerçekten nasıl yapacağınızı bilmediğiniz bir işi, bir iş arkadaşınızın benzer özellikteki işiyle değiştirmeyi teklif edin. Siz onun yerine A şirketi için sunum hazırlayın, o sizin yerinize B firması için yıllık rapor hazırlasın. Eğer bir işi bütünüyle takas edebileceğiniz kimse yoksa, parçalara ayırarak bir kısmını paylaşmayı deneyin. Mesela sunumdaki grafikleri siz hazırlayın, yıllık rapordaki imla yanlışlarını o düzeltsin. Deneyin ve başarabilirseniz, iş değişimi yapın.

25) Gerçekten gerekli değilse, mükemmelliyetçilikten kurtulun.


Olumsuz mükemmelliyetçilik ölümcüldür ve mükemmelliyetçilik iyi bir şey olarak kodlandığından, sinsi bir hastalık gibi ilerler. Basit işler, gündelik rutinler, bir an önce bitirilmesi gereken görevler için anlamsız bir mükemmelliyetçilik tufanına yakalanıp, kendinizi “procrastination’ın” derin sularına atmayın. Bir işi hiç yapamamış olmak, kusurlu da olsa yapmış olmaktan kötüdür. O nedenle olumsuz mükemmelliyetçiliğin yolunuza çıkmasını engelleyin. Ayrıca unutmayın, bir işi mükemmel yapamayacak olduğunuz için yapmıyorsanız, o işi hiçbir zaman mükemmel yapamazsınız. Çünkü tecrübe, sabır ve adanmışlık olmadan hiçbir iş mükemmel olmaz ve bir işi yapmayarak bunları elde edemezsiniz. Gerçekten gerekli değilse, mükemmelliyetçilikten kurutlun.

26) Üretim bandına çıkıp, ileriye doğru koşun.


Streamline Processing için tam olarak bir çeviri bulamadığımdan böyle ifade ettim, ama yapmanız gereken şey tam olarak bu. Eğer bir işi, ne kadar yaparsanız yapın bitiremiyorsanız artık başkalarından yardım almanızın zamanı gelmiştir. İşi başka departmanlarla bölüşün, iş arkadaşlarınızdan ya da farklı şirketlerdeki meslektaşlarınızdan yardım isteyin. İşi üretim banındaki bir parça gibi düşünüp, ilerleterek daha da geliştirilmesini sağlayın. Böylece el birliğiyle, belli bir akış planını uygulayarak o görevi bitirecek ve to-do listenizden bir madde daha azaltmış olacaksınız. Korkmayın, üretim bandına çıkıp, ileriye doğru koşun. Çünkü modern iş hayatında, çözümsüz olan hiçbir görev yoktur ve o görev gerçekten çözümsüzse, görev değil ütopyadır.

27) Küçük şeyler için, sanal bir yardımcı tutun.


Sanal bir yardımcı derken, yalnızca akıllı telefonunuzun ajandasından ya da sizin için sabahları ekmek pişiren, zaman ayarlı ekmek makinesinden bahsetmiyorum. Bunlar da sanal yardımcılar. Ama ben işleri sanal dünya üzerinden halledecek, bağımsız çalışanlardan (freelancer) bahsediyorum. Sanal sekreterlik hizmetlerinden faydalanarak sizin için randevu alan, lojistik ihtiyaçlarınızı halleden firmalarla anlaşın. Sanal resepsiyonist ya da posta kutusu hizmeti veren kurum ya da kişilerle anlaşarak, sizin için telefonları cevaplamalarını sağlayın. Sizin için araştırma yapacak kişilerle anlaşın, araştırma işlerini belli bir ücret karşılığı onlara devredin. Sunum hazırlayacaksanız, çirkin çirkin Powerpoint sunumlarını ortalığa dökmek yerine, makul bir fiyatla grafik tasarımcılara sunum hazırlatın. Ev yemeği hazırlayan gençlerle anlaşın, evden al-eve bırak hizmeti sağlayan kuru temizlemecilerle çalışın, faturalarınızı otomatik ödemeye emanet edin. Ne demek istediğimi anladınız. Paranın hayatınızı kolaylaştırmak için varolduğunu unutmayın. Mutlaka kendi bütçenize uygun bir servis sağlayıcı bulacaksınız. Küçük şeyler için, sanal bir yardımcı tutun.

28) Herşeyi süper organize edin. 


Gerekirse bir iki gününüzü ayırın ve herşeyi süper organize edin. Masanızı, gelen kutunuzu, kütüphanenizi, notlarınızı. Bunu yapmak belki değerli haftasonunuzu alacak ama uzun vadede size çok zaman kazandıracak. Asla ertelemeyin. Herşeyi süper oganize edin.

29) İş arkadaşlarınızın sizi meşgul etmesine izin vermeyin. 


Tam işinize odaklanmışken, dedikodu yapmak için telefonunuza 20 mesaj atan iş arkadaşınızdan kurtulun. İşinizin ortasında dönen, geçen akşamki parti muhabbetinden itinayla kaçının. Asosyal olun demiyorum, ama iş önceliğinizi bu gibi sudan sebepler için çöpe atmayın. Kulağınıza koca bir kulaklık takarak, “lütfen rahatsız etmeyin” tabelası kullanarak ya da açık açık çalışma arkadaşlarınızla iletişime geçerek bu durumu çözün. Tatlı dille, güzel bir yönlendirmeyle çoğu durumda bunu halledebilirsiniz. Eğer halledemiyorsanız çalışma ortamınızı değiştirmeyi ve daha ciddi önlemler almayı gündeme getirin. Çünkü iş hayatında başarılı olmak istiyorsanız, kimsenin Mango indiriminden 45 dakika boyunca bahsetmesi sizin önünüze çıkamaz.

30) Kestirin.


Evet kestirin. Eğer çok yorgunsanız, vücudunuzu daha da yoracak kahveye saldırmak yerine bir fırsat yaratıp 20 dakika kestirin. İngiltere ve Japonya’da uyku izni almak bir hak, ama Türkiye’de işler böyle yürümüyor. Bu nedenle gerekirse toplantıya gitmek için 20 dakika erken yola çıkıp, o 20 dakikada arabanızda kestirin. Toplu taşımada kestirin. (Başarabiliyorsanız, çok şanslısınız.) Öğle arasında kestirin. 20 dakikalık uyku iş performansınızda ve stres yönetiminizde mucizeler yaratabilecek kadar etkilidir. Çok yorgun olduğunuz günlerde kendinizi zorlamayın ve kestirin. Baygın biçimde, iş yapıyorum diye sürünmektense dinlenmiş biçimde gerçekten işe odaklanmak size daha çok yardımcı olacaktır. Zobileşmeyin, kestirin.

[OLDMAGNET] Christopher Nolan Sineması


Tam adıyla Christopher Jonathan James Nolan, bilimkurgudan, blockbuster’a, gizemden, çizgiroman filmlerine kadar birçok türe kendi damgasını vurmuş bir isim. Filmlerinin başarısını son derece düz mantıkla baksak bile, dünya genelinde elde ettiği 3,5 milyar doların üzerindeki hasılattan da gözlemleyebiliriz. Bu yazıda yönetmenin tüm filmlerinde bir saygı duruşunda bulunalım istedik, nu nedenle listedeFollowing, Memento, Batman Üçlemesi, The Prestige ve Inception hakkında kısa değerlendirmelerimizi bulacaksınız. İşte Interstellar‘dan öncesiyle Christopher Nolan sineması!


Following (1998)


Kitlelere ulaşan ilk filmi orta metraj sınırında gezen neo-noir‘i Following‘ti (1998) ve birçoğumuz Memento‘ya yeşil ışık yakan bu yapımı, Nolan’ın ilk kültü Memento’yu gördükten sonra izlemiştik. Yine de kariyerinin ilk “feature filmi” olduğu için Following’e, Nolan’ın yönetmenlik yeteneğini doğru tartabilmek adına zaman ayırmamız gerekir. Nolan son derece ekonomik bir bütçe ile Following’i bitirmek zorunda olduğu için elindeki 16mm filmleri oldukça ihtiyatlı kullanmış, bu nedenle sahneler en fazla iki kere çekilebilmiş. Işık ekipmanları da pahalı olduğu için, tüm filmi doğal ışıkta ya da varolan ışık kondüsyonu ile kayda almış. Üstelik kurgu ve prodüksiyonun da büyük bir kısmı Nolan’a ait. Bu bilgi, ekonomik imkanları gelişse de Nolan’ın neden filmlerinin tüm ayrıntılarıyla birebir ilgilendiğini biraz açıklıyor.

Following, Londra’nın suç dünyasını ele alan karanlık bir film ve kısa süresine çok fazla şey sığdırabilmiş iyi bir yapım. Bir yazarın, hayalgücünü beslemek için geçebileceği sınırları, seyirciyi de bu sınırları geçmeye davet ederek işliyor ve sinematografisi yoktan var edilen imkanlara kıyasla oldukça iyi. 16mm’nin ve siyah beyazın verdiği hava “detektif hikâyesi” atmosferini güçlendiriyor çünkü bir yılın tamamına yayılmış çekim süresinde ellerindeki imkanları sonuna kadar kullanmışlar. Nolan’ın “Gizem / Aksiyon” başlığı için oldukça çağdaş kalan tarzı, diyaloglarından kurgusuna, oyunculuklardan arkaplana Following’e sinen noir stilizasyonunu karakteristik bir şekle büründürmüş. Film “Beni Nolan çekti!” diye bağırıyor adeta.

Filmin “Nolan koktuğunu” anlamak için, onun filmi olduğunu bilmeye gerek yok. Senaristliğini de yaptığı birçok işte olduğu gibi, Following’in ana yapısı karakterlerden ziyade yapısal çatı, zaman ve takıntılar. Karakterler, bu saydığım üçlünün değişkenlerini oluşturuyorlar fakat esas aynı. İnsan doğasının karanlık yüzüne, yani takıntılara ve tutkulara kamerasını yönelten Nolan debut’ını, eğer hâlâ izlemediyseniz mutlaka listenize alın. Yalnızca Nolan filmi olduğu için değil, imkansızlıklarla iyi film çekilebileceğine dair inancınızı tazelemek için de seyredebilirsiniz. Yalnızca 5000$ harcayarak, bir sene boyunca, sadece haftasonları 4 saat çekim yapıp, tüm yaşamınızı değiştirecek bir eser üretmek için, Nolan dehasına sahip olup olmamak gerektiği sorusunu ise size bırakıyorum.


Memento (2000)


2000 yılı düşünüldüğünde akla gelen ilk şeylerden biridir Memento. Aynı zamanda Nolan sinemasının temelini oluşturan ilk kült filmdir. “Ne olduğunu tam olarak bilmemize imkan yok” hissiyatı filmin her köşesine sinmiştir ve “elimde imkan olunca böyle neo-noir çekerim” ifadesinin bir karşılığıdır adeta. Person of Interest‘i borçlu olduğumuz genç kardeşi Jonathan Nolan‘ın kısa öyküsünü filmleştiren Nolan, başrollerde Guy Pearce, Carrie-Anne Moss ve Joe Pantoliano‘ya yer vererek büyükler ligine giriş yapmıştı. İlk gösterimi Venedik Uluslararası Film Festivali‘nde gerçekleşen Memento, milenyumun sonbaharından başlayan bir salgınla tüm dünyaya yayıldı. 2000’ler Türkiye’de VCD kültürünün yaygınlaştığı dönemlerdi. Dolayısıyla Yazıcıoğlu ve çevresinde “Memento gibi film var mı?” sorusunu binlerce kez sordurmayı başarmış, şahsına münhasır bir filmdi Memento.

Kurgusu, eğer yoğun bir odaklanma yaşamadan izlerseniz oldukça kafa karıştırıcı gelebilecek Memento, siyah beyaz ve renkli görüntüleri bu anlamda ayrıştıran yapısıyla enteresan bir anlatım diline sahip. Hatta her izleyici için, farklı duygular ve anlamlar oluşturan sinematik bir Rorschach Testi adeta. İlk defa izlediğinizde, olay örgüsünün göründüğünden “farklı” olduğunu sonlara doğru anlıyorsunuz ve zihniniz, yapbozun temel parçasını yerine yerleştirdikten sonra geri kalan öyküyü nakış gibi işliyor. Karakterler, ipuçları, diyaloglar ve göndermeler yerli yerine oturuyor ve çok az filme kısmet olan bir doyum hissiyle ekran başından kalkıyorsunuz. İki farklı zaman çizeglesini tek meyyale yediren, ters dönmüş kronolojisiyle zihninizi uyaran, tekinsiz fabulasıyla tüylerinizi diken diken eden Memento birçok yönden eşsiz bir film. Yeni çağın başında, modern sinemaya eşsiz kurgusu ve anlatım tekniğiyle damga vuran Memento’yu izlemeyen kalmamıştır. Fakat eğer bir şekilde zaman bulamadıysanız, kesinlikle daha fazla beklemeyin. Edinebilirseniz mutlaka orijinal DVD’sini edinin, çünkü menüde sizi sürprizlerle dolu bir test bekliyor.

Bu arada Memento, bir bilimkurgu olmasa da Hollywood yüzünden sık sık maruz kaldığımız psuedoscience zırvalarının çok uzağında bir film. Anterograde Amnesia hiçbir filmde olmadığı kadar doğru ve gerçek motiflerle işleniyor ve popüler kültürün mezesi hale gelen hafıza kaybı dinamiklerine gerçekçi bir yaklaşım sunuyor. Bu da Nolan’ın bilimkurguya yöneldiğinde, neleri gözeteceğine yönelik açık bir gösterge aslında. Henüz kariyerinin başındayken Nolan sinemasının bir yapıtaşını daha temele yerleştirmiş oluyor.


Batman Begins (2005)


Parsayı toplayan film, Batman üçlemesinin ikinci ayağı olan The Dark Knight olsa da birçok Batman sevdalısının gönlünde yatan aslan Batman Begins‘tir. Şahsen ben de birçok kişinin aksine Batman Begins’i The Dark Knight’tan daha çok severim. Hâlâ Tim Burton‘ın Gotham‘ını özleyenler vardır, fakat Batman’i gerçek dünyaya yakın bir atmosferle perdeye aktaran Nolan’ın başarısı bambaşkadır. Çizgiroman gibi fantastik bir temel üzerine bu kadar derin ve inanılırlığı yüksek karakterler inşa edebilmek her yönetmenin harcı değildir. Ve tüm gözlerin üstünde olduğu bir zamanda, Memento gibi kült olmuş bir filmin üzerine Nolan, Batman Begins ile bunu yapabilmeyi başarabilmiştir.

Batman’in kendisi de birçok yönden referanslarla dolu, allegori haznesi yüksek bir karakter olduğu için, Nolan sinemasında istisnasız olarak gördüğümüz “çok katmanlılık” Batman Begins’te de karşımıza çıkıyor. Ama filmin asıl gücü yönetmenlik derecesi ve öyküsü dışında, oyunculukları. Christian Bale‘den Batman olur mu olmaz mı öncesinde çok tartışılmıştı ama Batman Begins herkesin kafasındaki soru işaretlerini alıp götürdü. Bana göre Bale, Batman’dan çok Bruce Wayne‘dir fakat o tıslayan aksanıyla Batman sesini duymasaydık, daha iyi bir dünyamız olacağından şüpheliyim. Ayrıca Michael Caine, Morgan Freeman, Liam Neeson, Gary Oldman gibi isimler de Batman Begins’i bir “çizgi roman filmi” olmanın ötesine taşıyor. Bugün Gotham, Arrow gibi dizilerde izlediğimiz Carmine Falcone, Ra’s Al Ghul, Jim Gordon gibi karakterleri farklı bir dünyada seyretmek, Batman severler için büyük bir zevk. Zaten Nolan’a göre “Reboot” asla kabul etmek istediği bir terim değil, sadece inanılmaz derece hızlı değişen film endüstrisinde başıboş kalan karakterler için doğan ihtiyaca yönelik oluşmuş bir “sözcük” bu.

Batman & Robin‘den sonra mezara giren çizgiroman filmlerini kurtaran Nolan’ın sinemasında Batman çok büyük bir yer tutuyor. Dolayısı ile yönetmenin filmografisine hakim olmak için bu üçlemeyi izlemekte fayda var. Ayrıca üçlemede Batman’in en güçlü olduğu, insansı zaaflara ve ikilemlere düşmekten en uzak olduğu film budur. Kanaatimce en iyi dövüş sekansları da bu filmdedir. Zaman ilerledikçe Bruce, dolayısıyla Batman değişir, yorulur, insani eylemlerin doğasına yenik düşer. O nedenle “yarasa” kostümü ile insana gerçekten korku veren Batman’i izleyip gaza gelmek istiyorsanız, yeni doğan Batman’i ve amber tonları ile Batman Begins tam size göre. Çünkü bir çoğumuzun çocuklunda idealize ettiği Batman eminim ki budur.


The Prestige (2006)


19.yy’ın iki illüzyonuisti konu alan Christopher Priest‘ın aynı isimli kitabında uyarlanan The Prestige, Nolan’ın Batman projesi ile neredeyse eş zamanlı yürütüğü bir çalışmaydı. Kendisi daha eski bir projenin post-prodüksiyon süreçleri ile uğraşırken, kardeşi Jonathan’dan The Prestige’i senaryolaştırmasını istemişti. Sonra araya Batman Begins girdi ve Prestige biraz ertelenmek zorunda kaldı Vizyona girdiğinde, başrollerinde yine Christian Bale’e ve Hugh Jackman‘a yer veren film o kadar sevildi ki adeta bir pazarlama harikasına dönüştü. İnsanlar kulaktan kulağa Prestige’i yayıyor, herkes birbirine bu filmi izleyip izlemediğini soruyordu. O sene sinematografi ve sanat yönetimi dallarında Oscar’a aday gösterildi, ünlü film eleştirmeni Roger Ebert tarafından “quite a movie — atmospheric, obsessive, almost satanic”sözleriyle tanımlandı. Bu film Nolan için yalnızca sinema değeri anlamında değil, ticari anlamda da büyük bir başarı oldu. Dünya genelinde 110 milyon dolar hasılat yapan film, herhangi bir SAGA’ya sırtını dayamadan çekilecek olan dev bütçeli Inception‘ın yolunu açtı.

Tıpkı ilk filminde, hatta ondan sonrakilerde de olduğu gibi bu filmin merkezinde de takıntılar vardı. İnsanı kendi yokoluşuna sürükleyen tutkular konusunda, ironik biçimde takıntılı olan Nolan Christian Bale’in ve Hugh Jackman’ın olağanüstü performansları ile bu duygusunu izleyiciye geçirebildi. Ayrıca kurgusundaki dinamizmle, yine kendi tarzının başlığını oluşturan Memento’ya bir selam göndermiş oldu. Gerek başrolleri, gerek destekleyici yan rollerle izleyicinin dikkatini sürekli öyküde tutan film, başrol adamını Batman Begins’ten hemen sonra 19.yy atmosferine yerleştirmiş olmasına rağmen büyük bir başarı elde edebildi. Burada Bale’in oyunculuk becerisi kadar, Nolan’ın yönetmenliğinin de hakkını vermek lazım. Dönem ruhu, sinematografisi, atmosferi ve detayları ile tamamen kendi dünyasını yansıtan bir filmdi The Prestige. O nedenle Nolan sineması dendiğinde, akla gelen ilk filmlerden biri olmayı hak ediyor.


The Dark Knight (2008)


Fazla birşey söylemeye gerek yok aslında. The Dark Knight dendiğinde akla daima rahmetli Heath Ledger gelecek ve büyük ihtimalle hiç kimse, Joker karakterini onun doldurduğu kadar dolduramayacak. Yalnızca Batman evreniyle ilgili olarak değil, bir bütün olarak değer taşıyan bu film vizyon yüzü görür görmez IMDB‘nin Top250 listesini darma duman etti. Yıllar içinde bunu hak edip etmediği, abartılıp abartılmadığı çok tartışıldı fakat şu anda 1,271,691 kullanıcıdan ortalama 9.0 puan alarak listenin 4. sırasında yer alıyor. Kişisel kanaatimiz ne olursa olsun, bugüne kadar yapılmış en iyi süper kahraman filmi olduğu tartışılamayacak film, Batman üçlemesinin ikinci ayağıydı. Amerikan kültür kodlarının atomlarını oluşturan çizgi roman ruhu, rahatsız edici bir gerçekçilik ve sistem eleştirisiyle The Dark Knight’ta buluşmuştu. Sanat ve endüstri, şiir ve eğlence, karanlık ve yıldızların bir araya geldiği The Dark Knight, stüdyoların yıllardır aradığı formülü sunuyordu. Bu nedenle The Dark Knight’tan sonra, hiçbir çizgi roman tabanlı film ya da süper kahraman filmi önceki gibi olmadı. Her birinin üzerine, Batman’in koyu gölgesi yerleşti.

Dünya genelinde 1,004,558,444$ gişe hasılatı yapan film, bir kısmı IMAX için 15/70 mm çekilen ilk uzun metrajdı. Oscar ödüllerinde 8 dalda aday gösterildi ve Heath Ledger’a “En iyi yardımcı oyuncu” ödülünü kazandırdı. Bu filmle Nolan, o sene ve takip eden yıl içindeki birçok ödülü silip süpürdü. Çağımızın en sevilen yönetmenlerinden biri oldu. Böylece herkes, sabırsızlıkla Nolan’ın sonraki filmiInception‘ı beklemeye başladı.


Inception (2010)


Nolan için The Dark Knight’ın başarısı bıçağın iki keskin yüzü gibiydi. Inception vizyona girmeden önce film çoktan “hype” haline gelmişti. Kimileri gelmiş geçmiş en iyi bilimkurgu olacağını iddia ediyordu, kimi ise Nolan’ın bu sefer umulduğu kadar başarılı olamayacağını. Leonardo DiCaprio, Joseph Gordon-Levitt ve Ellen Page başrollerindeki film, yine hem ticari anlamda büyük başarı sağladı hem de çoğunlukla olumlu yönde eleştiri aldı. Nolan sinemasının ilk filmi Following’ten bu yana değişmez aktörleri olan unsurlar, Inception’ın da tamamını oluşturuyordu: Zaman, katmanlar, şüphe ve takıntı. Çeşitli yönleriyle insan zihnini oyun alanı haline getiren Nolan, Inception’la hepimizin ilgisini çeken bir bölgeye giriş yaptı: Rüyalar ve Bilinçaltı.

Benim için filmden geriye kalan tek şey, Hans Zimmer‘ın olağanüstü Soundtrack’i olsa da birçokları için Inception 21.yy’ın en iyi “contemporary” filmlerinden birisidir. Hatta birçok eleştirmene göre sanat ve blockbuster terimlerinin yanyana durabileceğinin en iyi kanıtlarından biri Inception’dır. (Bir diğeri de bana göre Wachowski kardeşlerin Cloud Atlas’ıdır.) İlk seferde anlaşıldığı takdirde, yeniden izleme isteğini pek oluşturmadığını düşündüğüm Inception’ın en iyi yanı gerçekten rüya gördüğümüzü hissettiren görsel efektleriydi. Yolun sonuna gelindiğinde 820 milyon dolar hasılat yapmış olan film, en iyi film dahil 8 dalda Oscar’a aday gösterildi.

Yazının başından beri Nolan’ı övsem de aslında ilk iki filmi hariç, Nolan sinemasına karşı biraz mesafeliyim. Öyküleri, oyunculukları ve genel atmosferinde hiçbir sorun yok, hatta ilk bakışta “kötü” diyebileceğim bir unsur sayamıyorum. Fakat her nedense, sanki laboratuar ortamında oluşturlmuş gibi “yapay” bir tat veriyor bana Nolan filmleri. Fazla kusursuz, fazla keskin, fazla steril. Fakat bu tabii ki bir kusur değil, bir tercih meselesi sadece. Inception’da bu anlamda oldukça iyi, hatta Cobb’un Mal ile yüzleştiği sahnelerle rahatsız edici bir film. Diğer filmleri gibi de mutlaka izlemeniz gereken filmler listesinde yer alıyor ve bilimkurguyu, kendimiz için fantastik saydığımız rüya alemiyle buluşturarak yine Nolan’a has bir evren yaratıyor.


The Dark Knight Rises (2012)


Benim için hem Batman üçlemesinin hem de Nolan sinemasının en zayıf halkasıdır bu film. The Dark Knight Rises hakkında o kadar çok eleştiri yapıldı ki, hepsini uzun uzadıya yazma gereği hissetmiyorum. Fakat tüm bu eleştirilere rağmen IMDB’de 8.6 puan almış olabilmesini Nolan fan’lerinin büyük kredisine ve Batman öyküsünün son ayağı olmasına bağlıyorum. Neden zayıf halka? Çünkü oyunculuklarında, senaryo gelişiminde ve Nolan filmlerinde kusursuz biçimde örülen destekleyici detaylarda sorun var. Marion Cotillard‘ın meme’lere konu olmuş ölme “taklidi”, Bane‘in ne konuştuğunun anlaşılamaması, Bruce Wayne’in felçten 100km’ye 10 saniyede çıkması, şehrin tüm polis teşkilatının tek bir yerde toplanması, Christian Bale’in bezgin performansı vs. derken, hiçbir Nolan filminin almadığı eleştirileri, hiçbir Nolan filminde görmediğimiz yönlerden aldı. Ben bile “acaba bu adam bu filmi yönetmedi de sadece adını mı yazdırdı?” diye düşünmedim değil. Fakat bunun için Nolan’a aftedilmiş şu söz, aslında bu durumu açıklıyor:

“This is the problem when you’re an exceptional, visionary filmmaker. When you give people something extraordinary, they expect it every time. Anything short of that feels like a letdown.”

Yine de herşeye rağmen ticari anlamda başarılı oldu ve Batman sevenlerin bir çoğu filmi bağrına bastı. Bu noktada bize de daha fazlasını söylemek düşmez. Her ne olursa olsun, Batman üçlemesi neredeyse kendi janrını yarattı ve hem sektörün süper kahramanlara bakış açısını hem de bizim bekletilerimizi sonsuza kadar değiştirdi. Bu nedenle, olumlu yöndeki katkısı için Nolan’a bir teşekkür borçlu olduğumuzu düşünüyorum.


Interstellar (2014)


Henüz yazının başında belirtmeliyim ki Interstellar / Yıldızlararası kesinlikle “kötü” bir film değil, fakat ne yazık ki iddia edildiği gibi “şaheser” de değil. Ne yazık ki diyorum, çünkü yıllardır Jodie Foster veMatthew McConaughey‘nin başrolleri paylaştığı Contact gibi bir filmin gelmesini bekliyorum ve henüz çok sevdiğim Cloud Atlas da dahil, beni o kadar etkileyebilen bir bilimkurgu izlemedim. Böyle düşünmemi sağlayan sebepleri uzun uzun sıralayacağım. Fakat herhangi bir “Spoiler” vermeden önce, uyarmak istiyorum; eğer Interstellar’ı izlemeyi düşünüyorsanız kesinlikle beklentilerinizi düşürün. Şaheser izleme beklentisiyle salona girmemek, filmden alacağınız zevki önemli ölçüde artıracaktır. Şimdi gelelim artılara ve eksilere.

Şevkinizi kırmamak için artılarla başlayacağım. Son zamanlarda, özellikle True Detective ve Dallas Buyers Club nedeniyle kaçınmanın mümkün olmadığı bir Matthew McConaughey yağmuruna tutulduk. Aldığı Oscar ödülü bir yana, True Detective’deki Rust Cohle rolüyle öyle bir performans sergiledi ki; bundan sonra büründüğü herhangi bir rolde Rust’ı görememek mümkün değil. Üstelik baskın güney aksanı, otomobil reklamında bile kullandığı kendine has el hareketi ve şahsına münhasır ses tonuyla McConaughey’nin kendisini unutturacak kadar ayrık bir karakter yaratabilmesi çok zor görünüyordu. Fakat adam öyle iyi bir oyuncu ki bir şekilde bunu yine başarmış. Filmin karakter derinliği, genel olarak epey sığ sulara tekabül etse de McConaughey, Cooper karakterini olabilecek en zengin biçimde canlandırmış. İnsanın aklına meydan okuyan izafiyet teorisine yenik düşmüş bir babanın, evladının geçip giden hayatına uzaktan bakması daha ne kadar iyi oynanabilirdi bilmiyorum. Bazı eleştirmenler aksi yönde yorum yapsa da ben McConaughey’nin performansını çok beğendim. Bu adamın oyunculuğunu seviyorum.

Bir diğer artı, oldukça sakin tonlarla yansıtılan, hatta neredeyse şiirsel bir güzellikte olan distopik dünya tasviriydi. Distopyaların metropollerde resmedilmesine, kalabalık insan gruplarının öykülerini işlemesine ve yokoluşun nedenlerini uzun uzadıya anlatmasına alışığız. Fakat Nolan kardeşler (senaryoyu Christopher ve Jonathan Nolan birlikte yazmış) işin bu yanına odaklanmamışlar. Dünya’daki besin kaynakları bir nedenle yok oluyor ve izleyici olarak, bu gerçeğin tam kucağına düşüyoruz. Ayrıca ne dünyadışı bir tehdit, ne kötücül bir yapay zeka, ne yeryüzünü paramparça eden depremler ne de tufan var. Sadece küf, toz ve kıtlık. Bu yaklaşım, Interstellar’ın distopyasını daha olası ve inandırıcı kılmış, dolayısıyla 2012, Day After Tomorrow, Knowing vb. yeryüzünün ve insanlığın yok oluşuna odaklı bir hikaye izlemiyoruz. Interstellar’ın asıl konusu kurtuluş değil, keşif. Çaresizlik ve yokoluş değil, umut ve adanmışlık. Bu da onu diğer “hayatta kalma” temalı filmlerden farklı bir noktaya taşıyor.


En beğendiğim yer, tahmin edebileceğiniz üzere görsel efektler ve uzay tasvirleri oldu. Nereden başlasam bilmiyorum. Aranızda Battlestar Galactica izleyicileri varsa bilir, Cavil‘ın muhteşem bir monoloğu vardır:

“İnsan olmak istemiyorum! Gamma ışınlarını görmek istiyorum. X ışınlarını duymak istiyorum. Ve evet, karanlık maddeyi koklamak istiyorum. Olduğum şeyin absürdlüğünü görebiliyor musun? Daha bu şeyleri doğru dürüst tasvir bile edemiyorum, çünkü zihnimdeki karmaşık düşünceleri aptal ve kısıtlayıcı bir dille ifade etmek zorundayım. Fakat ben ellerimin kavrayabildiğinden daha uzağa erişmek istediğimi biliyorum. Üzerimde süzülen bir supernovanın rüzgarını hissetmek istiyorum. Ben bir makinayım ve daha fazlasını bilebilirim! Daha fazlasını deneyimleyebilirim. Fakat bu absürd beden içinde kapana kısıldım. Neden?”

İşte Interstellar / Yıldızlararası bana aynen Cavil gibi hissettirdi. Bırakın bir karadeliği çıplak gözle görmeyi, statosferin yakınına bile çıkamayacağım gerçeğiyle bir kez daha yüzleşmenin acısını yaşadım. Kültür olarak dünyadan uzağa bakmanın “gereksiz” hatta “günah” sayıldığı bir toplumda yetişmenin, seçeneklerimi ne kadar kısıtladığını görüp üzüldüm. Uzay programı bile olmayan, hatta olma ihtimali bir yana böyle bir şeye ihtiyaç duymayan, bunu israf olarak gören bir milletin bireyi olmanın kederini hissettim. Bu o kadar garip bir duygu ki, Nolan’ın hayalgücü bizi Satürn‘ün halkalarıyla buluşturduğunda ben, buna benzer birşeyi asla deneyimleyemeyeceğimi düşünerek kahroldum. Cooper’ın kitaplığın arkasından kendi geçmişini izlemesi gibi, IMAX perdesi ardından kendi hayatımı izledim. İmkansızlıklarla dolu bir gerçeklik, günden güne çürüyen mahvolmuş bir dünya ve oldukça kısa, yok olmanın sınırındaki bir yaşam süresinde şahit olunamamış / olunamayacak katrilyonlarca muazzam şey. Yalnızca büyüleyici tasvirleri ile değil, alt tondaki felsefesiyle de buna imkan veren bir film Interstellar. Apollo görevlerinin kötülenmesine ve ekonomik darboğazda uzay programlarının gereksizliğine inanılmasına, Cooper’ınNASA perspektifiyle verdiği cevaplar Amerikan propagandası olarak görülebilir. Ama ben, uzay kıyafetlerinin kolundaki bayraklardan fazlasını algıladım bu mesajda. Bu gerçekten tüm insanlığın dikkate alması gereken bir çağrı; evrenle kıyaslandığında minicik bir nokta bile olmayan Dünya’mızın anlamsız, önemsiz, geçici çıkar kavgalarından başımızı kaldırıp yıldızların ötesine bakmalıyız. Fakat Matt Damon‘ın canlandırdığı karakter Dr. Mann‘de olduğu gibi, bir zamanlar ne kadar parlak ışık yayarsak yayalım, içimizdeki karanlığı başka yıldız sistemlerine de bulaştıracağımızı biliyorum.


Hazır Matt Damon demişken belirteyim ki bence filmin tüm gerilimini tek başına üstlenmiş karakterdi Dr. Mann. Filmin espiri yükü de, oldukça özgün tasarımlara sahip robotlar TARS ve CASS‘in sırtındaydı. Cooper’la aralarındaki bağ, Star Wars‘taki R2D2 / Skywalker kardeşliği gibiydi. Zaten Cooper’la beraber saydığım bu karakterler dışında, filmin öyküsüne derinlik katan başka biri yoktu ne yazık ki.Gravity‘de görev aşkıyla inat edip, felakete yol açan kadın astronota (Sandra Bullock) benzer biçimde Anne Hathaway‘in canlandırdığı Dr. Brand karakterinin de tek bir varoluş amacı vardı: İşleri mahvetmek. Başından beri A planına fazla gönül vermeyen bir karakter olarak, A Planı için kilit olan verileri almak adına yanıp tutuşması, hayatını tehlikeye atması anlamsızdı. Bu nedenle mürettebatın biri öldü, diğeri 23 yılını tek başına bir gemide geçirdi, yakıtları bitti ve insan ırkının geleceği tehlikeye girdi. Dr. Brand’in asıl motivasyonunun sevdiği adamın gezegenine gidip, insan ırkının temellerini orada atmak olduğu düşünülürse, Nolan’ın bu “aksiliği” izafiyet teorisinin vuruculuğunu öyküye dahil etmek için planladığını görebiliriz. Brand’in NASA’nın en parlak bilim insanlarından birisi olarak pozitif bilimden uzak bir edayla “sevgi” muhabbetini dillendirmesi de en az bu kadar yersizdi. Zaten bu yersizlik, diğer karakterlere de hemen sirayet etti.

Filmin çekirdeğini oluşturan, hatta ikinci yarıyla beraber finale de damgasını vuran “sevgi” özütünün sahibi Murph karakteri için çok kesin sınırlar çizildi, ama Contact’taki Eleanor Arroway‘in dehasına benzer bir etki yaratmadı bu. Motivasyonu belirsiz, git-gellerle boğuşan, depresif bir karakter olarak, insan ırkının geleceğini kurtaran “pioneer” duruşunda, üç ayağından ikisi havada kaldı. Babasını seven ama ona kızgın olduğu için bunu yıllarca göstermeyen, babasına inanan ama aynı zamanda bu inancı her fırsatta sorgulayan, son derece “zeki” fakat zekasını su yüzüne çıkaran ince dokunuşlardan uzak iki boyutlu bir karakterdi Murph. Çelişkileri onu güçlendirmektense, zayıflattı. “Sevgi” temasının üzerine asılacağı bir askı gibiydi. Bu nedenle Nolan filmlerinde alışık olduğumuz “herşeyin son anda, ikilli zaman çizelgesiyle çözülmesi” mevzusu bu karakter üzerinde biraz sakil durdu. Bu da benim açımdan hem filmin finalindeki vuruculuğunu, hem de genel etkileyiciliğini düşüren birşeydi. Son bölümdeki herşey o kadar domino etkisiyle bir araya geldi ki “STAY” mesajının neyi ifade ettiği finalden çok önce ortaya çıkmış oldu.


Madem eksiklere geldik, benim için filmin bir şaheser olmasını engelleyen asıl mevzuya geleyim. Başından beri fizik simülasyonları, görselleştirmeleri hatta izafiyet teorisine yönelik özgün fikirleriyle bir“bilim standına” dönüşen Interstellar’ın işleri fazla basite indirgediğini düşünüyorum. Tabii ki filmin hem anlaşılabilir olması için, hem de yeterince uzun olan süresinden (169 dk) feragat etmek için bazı kolaya kaçan kararlar almaları makûl, fakat bilimsel açıdan herşey çok fazla oldu bittiye geldi. NASA’nın geriye kalan son kalesinde, en değerli bilim insanlarıyla toplantı yaparken incecik bir panelin açılıp hemen arkadan dev roketlerin çıkması, olay ufku gibi zihin bulandıran bir güçten fosil yakıtının itiş gücüyle kaçılması, gezegenlerin çekim gücünü kullanarak mancınık etkisi oluşturmaya yönelik planın beş dakikalık bir konuşma ve tek robotla halledilebilmesi, karadelik içindeki yolculuğun karakterler üzerinde hiçbir fiziksel / zihinsel etki göstermemesi, açıklayıcı olmak için fazla mekanik kurgulanan diyaloglar ufak da olsa rahatsızlık verici detaylardı. Ayrıca son bölümde, Dr. Brand‘in babasının ölümünü ileten mesaj, görelilik nedeniyle neredeyse eş zamanlı ilerleyen zaman çizgisine rağmen, sanki olması gerektiğinden çok daha çabuk yerine ulaştı. Ya da Miller‘ın gezegeni bir “supermassive karadelik” olan Gargantua‘nın yörüngesine, gözlemlenebilir kadar kadar yakınsa, bilimsel açıdan atomaltı parçacıklarına ayrılıp “buhar olması” gerekirdi. Fakat filmin hem yapımcısı, hem de bir bilim adamı olan Kip Thorne Interstellar’ın bilimselliği konusunda bir kitap yayınlayacaklarını duyurmuş, belki tek seferde izleyerek anlayamadığım ya da kaçırdığım bazı şeyler vardır. O nedenle kara deliklerin yörüngelerindeki gezegenlere neler yapabileceği konusunda ya da kuantum fiziğiyle ilgili uzmanmışım gibi ahkâm kesmek istemiyorum.

Sevgi anlamındaki didaktik virajı, eş zamanlı ilerleyen zaman çizgilerini üstüste oturtma çabası, karakterlerin bazılarındaki iki boyutluluğu, uzun süreye rağmen aceleye gelmiş finali ve bilimsel açıdan hızlandırılmış akşam kursu kıvamına gelen diyalog mekaniğiyle Interstellar bence kusurları olan bir film. Fakat izafiyet teorisi ve karadelikler gibi bir konuyu cesur bir bakış açısıyla işlemesi, muazzam uzay tasvirleri -ve uzayda geçen sahnelerde ses kullanmaması-, zaman yolculuğuna olan özgün yaklaşımı ve felsefi vurgusuyla kesinlikle övgüyü hak ediyor. Benim için yine de Contact ayarında değil, fakat Nolan sinemasının eli ayağı düzgün, güzel bir örneği. Hiçbir şey olmasa, ucuz blockbuster tuzaklarını kurmadan bir bilimkurgu öyküsünü anlatmaya çabalamasını ve köklerindeki naifliğini takdir ederim. İyi bir sinema deneyimi yaşamak için mutlaka IMAX ekranında izleyin.

Herkese iyi seyirler.

Not: Insomnia kritiği yazıya eklenecektir.

[OLDMAGNET] Bilmeniz Gereken 9 Kadın Görüntü Yönetmeni

Bu yazı 5 Kasım 2014 tarihinde Oldmag.net için yazılmıştır. Yazının aslına buradan ulaşabilirsiniz. 

Türk Sinemasında olduğu gibi Amerikan Sinemasında da kadın görüntü yönetmenlerinin artmasına ihtiyaç var. Bu listedeki kadınlar, sadece cinsiyetleri nedeniyle değil muazzam işlerine rağmen yeterince bilinmedikleri için seçildi. Ne yazık ki bu konudaki istatistikler iç açıcı değil. Son beş senede, en fazla hasılat yapan 250 filmin yalnızca %3’ünde kadın görüntü yönetmenleri ile çalışıldı. Hiçbir kadın görüntü yönetmeni işiyle direk olarak Akademi Ödülü’ne aday gösterilmedi. Digital Bolex‘in kurucusu Elle Schneider yıllardır bu konuda bir “farkındalık” yaratmak için çalışıyor. Biz de Indiewire‘ın çalışmasından yola çıkarak bu görüntü yönetmenlerini takipçilerimize tanıtalım istedik. İşte muazzam işlere imza atmış 9 kadın görüntü yönetmeni.


Maryse Alberti


Alberti hem belgesel hem de hikâye tarzında kendini kanıtlamış bir isim. Daha önce H-2 Worker (1990) ve Crumb (1995) belgesellerindeki işleriyle Sundance Film Festivali‘nde “En İyi Görüntü Yönetmeni”ödülünü almıştı. We Steal Secrets, The Armstrong Lie ve 2008’de Akademi Ödülleri’nde en iyi belgesel ödüllerini alan Taxi to the Dark Side‘ta yönetmen Alex Gibney‘le çalıştı. İkilinin uzun yıllara dayanan bir dostluğu var. Aynı zamanda bağımsız müellif yönetmenlerle de çalışmış; Todd Haynes (“Poison,” “Velvet Goldmine”), Todd Solondz (“Happiness”) ve Darren Aronofsky (“The Wrestler”) bunlardan bazıları. Şu anda Peter Sollett‘in yönettiği “Freehold” için çekimlerde ve Steve Carell, Julianne Moore, Ellen Page gibi isimlerin büyüsünü perdeye aktarmakla meşgul.


Autumn Durald


Bir sürü reklam, müzik klibi ve kısa filmde parmağı olan Autumn Durald Gia Coppola‘nın yönetmenlik debut’u Palo Alto‘nun görüntü yönetmeniydi. Son projesi Andrew Droz Palermo‘nun şu anda post prodüksiyon sürecinde olan One & Two filmi ki Palermo da aslen kısa film ve belgesellerde görüntü yönetmenliği geçmişi olan bir sinemacı. Henüz kariyerinin başında olan Durald nitelikli tarzıyla gerçekten dikkat çekiyor.


Ellen Kuras


Kadın görüntü yönetmenlerin sayıca az olmasından bahsettiğinizde mutlaka Kuras’ın adı cümle içinde iyi yönde geçecektir. Emmy ödüllü Kuras; Sundance‘te Swoon, Angela ve Personal Velocityfilmlerindeki işleriyle üç kere “Best Dramatic Cinematography” ödülünü de kazandı. Aynı zamanda Michel Gondry‘nin Eternal Sunshine of the Spotless Mind ve Be Kind Rewind filmlerindeki işleriyle kendisi kült mertebesine ulaştı sayılır.


Reed Morano


Oscar adaylığı bulunan Frozen River‘dan bu yana, Sundance’te gösterilen birçok filmde çalıştı Reed Morano. En yakın örneklerden biri olarak The Skeleton Twins ve War Story‘i verebiliriz. 2013’te“American Society of Cinematographers [ASC]“ üyeliğine davet edilen Morano, 339 aktif üyenin içindeki 11 kadından biri. Geçen yıl John Krokidas ve George Tillman gibi yönetmenlerle Kill Your Darlingsve The Inevitable Defeat of Mister & Pete filmlerinde çalıştı, TV’de ise HBO‘nun Looking serisinde yer aldı. Aynı zamanda aktif bir Instagram kullanıcısı olan Morano’nun profiline buradan ulaşabilirsiniz.


Rachel Morrison


Sundance 2014’te gösterilen Little Accidents ve 2013’te yine Sundance’te İzleyici ve Büyük Jüri Ödülü‘nü kazanan Fruitvale Station‘daki performansıyla etkileyici bir görsellik yaratmak hususundaki meramını kanıtlayan Morrison, genellikle öykü anlaıtmına odaklansa da Showtime‘ın Riker’s High belgeseliyle Emmy adaylığına da layık görüldü. En son Daniel Barnz yönetmenliğindeki Cake filminde görüntü yönetmenliği yapan Morrison, bu filmde Jennifer Aniston, Anna Kendrick ve Sam Worthington‘la birlikte çalıştı.


Tami Reiker


American Society of Cinematographers‘tan Outstanding Achievement in Cinematography ödülünü kazanan ilk kadın görüntü yönetmeni olan Tami Reiker, ASC’den bu ödülü HBO‘nun efsane dizisi Carnivalé‘ın pilot bölümüyle 2004’te almıştı. Henüz kariyerinin başında Miguel Arteta, Lisa Cholodenko, Peter Hedges gibi yönetmenlerle çalışarak pişen Reiker, en son yine HBO’nın Disappearing Act‘ini yöneten Gina Prince-Bythewood‘un Minnie Driver, Danny Glover ve Gugu Mbatha-Raw başrolleriyle şenlenen Beyond the Lights filminde görev aldı.


Nancy Schreiber


Michael Lehmann, Neil LaBute ve Joe Berlinger gibi yönetmenlerin setindeki işleriyle kariyerindeki tırmanışı tabir-i caizse “dişiyle tırnağıyla” mücadele ederek gerçekleştirdi. Işıkçı olarak başladığı kariyerini American Society of Cinematographers‘ın dördüncü kadın üyesi olmakla taçlandıran Schreiber en son Fugly‘de ve A Short History of Decay‘de çalıştı.


Sandi Sissel


Sandi Sissel kadınlar için sinematografi alanındaki bariyerleri yıkan bir isim. NBC ve ABC kanallarında başlayan görüntü yönetmenliği kariyerinde Her Majesty’s Britannia projesiyle iki Emmy kazandı. Ayrıca 70’ler ve 80’lerde ABC’nin 20/20, Saturday Night Live ve 60 Minutes gibi kült programlarının çeşitli bölümlerinde görüntü yönetmenliği yaptı. Sinemaya geçişini Oscar adaylığı bulunan Salaam Bombayfilmiyle gerçekleştirdi. Yıllar içinde bir çok Oscar ve Emmy ödüllüğü bulunan Goodall: Chimps So Like Us, Chisolm 72, Free Angela ve Before Stonewall gibi belgesellerin yanı sıra Tyler Perry‘nin Meet the Brown’s ve Wes Craven‘s The People Under the Stairs gibi filmlerinde de görev aldı.


Mandy Walker


Kamera operatörü olarak kariyerine başlayan Mandy Walker, uzun metraja geçmeden önce çeşitli kısa ve belgesellerde görüntü yönetmenliği yaptı. Lantana, Shattered Glass, Tracks gibi filmler portfolio’sunun önemli bir parçası. Son işi Natalie Portman ve Ewan McGregor‘ın başrollerde olduğu Gavin O’Connor yönetimindeki Jane Got a Gun ve şu anda James Vanderbilt‘in Cate Blanchett, Robert Redford ve Elisabeth Moss‘a başrolleri teslim ettiği Truth filminin çekimlerinde ter döküyor.

[OLDMAGNET] Caché / Hidden (2005)

Bu yazı 26 Ekim 2014 tarihinde Oldmag.net için yazılmıştır.


Michael Haneke‘nin filmlerini izlemek birçok yönden zordur. Gündelik hayatımızda bile multitasking kabiliyetimiz, evrimimize kafa tutan bir hızla gelişirken sabit açılı tek planlara sabretmek, gerçekten“eğlence” dışında bir düsturu olanların başarabileceği bir iş. “Pencereye yaklaşıp uzaklara dalan adam” klişesiyle süslenmiş “sanat filmi” kalıbı, iyisinden kötüsüne herkesin diline pelesenk olduysa, bu sosyal koşullanmanın çok önemli bir payını da Michael Haneke’ye ayırmak gerekir. Çünkü hangi lezyondan olursa olsun bir Haneke filmine girişen eleştirmen, ister alt metnini, isterse kurgusunu konu edinsin, mutlaka bir planın açısına ve uzunluğuna değinir. Caché‘de bu Haneke temsilcisi planları fiziksel olarak odak noktasına yerleştiren, psikolojik yoğunluğu yüksek, ağır tempolu bir film. Film eleştirisinde, özellikle Haneke gibi imgesel öğelere yüklenen bir yönetmenin filmiyse bu, kesin teşhis koymak neredeyse imkansız denebilir. Bir sahnenin, yönetmen yansıtmak istediği düşünceyi altyazı ile geçse bile, yalnızca o anlama geldiğini iddia etmek, en basit ifadeyle saflık olur. Fakat bir izleyici olarak, ortak akılla, en olası sonuca yaklaşmayı denememizde hiçbir sakınca yok.

Çağdaş Avrupa toplumunun gündelik hayatından kesitleri, toplumsal eleştirinin aracı haline getirmekte usta olan Haneke, Caché’de de aynı yolu izlemiş. Muahezenin odağında birden fazla nokta olsa da, bunların içinde en öne çıkanı kesinlikle gizli ırkçılık. Filmin başrolündeki karakter Georges Laurent’in, karısı Anne ile birlikteyken bisiklet kullanan bir göçmenle girdiği tartışma yönetmenin vermek istediği mesajı adeta özetliyor. Fassbinder filmlerinde görmeye alışkın olduğumuz bu ırkçılık tenkiti, Haneke’nin yorumuyla daha sofistike biçimde işlenmiş. Bunda da, yönetmenin tüm filmlerinde karşımıza çıkan kamera kullanımı yine etkisini gösteriyor. Alışkın olduğumuz gibi kurgusal atmosferin içinde özgürce dolaşan, yalnızca rüyalarımızda mümkün olan bir istidat ile sahnenin en can alıcı noktasına kurulan bir enstrüman değil kamera, olaylara şahitlik eden bir kişi. O sokakta bulunan, o telefonu tuşlayan, o yemeği yiyen ve o kasedi kapıya bırakan kişi… Bu nedenle Haneke filmlerine sabırsız bir tüketicilik anlayışıyla yaklaşılmaz ve yönetmenin aktarmak istediği an, tüm haliyle özümsenebilirse; alt metindeki mesajın vuruculuğu birkaç kat daha artıyor.

Medeniyet kodlarında kesif bir kolonileşme anlayışı yatan ve farklı ırklarla yaşamanın zorluğunu, ağır kayıplarla tecrübe etmiş olan Avrupa’nın, şimdilerde durağanlaşmış sayılabilecek yaşamlarının parodisiyle günah çıkartması pek şaşırtıcı değil. Caché’de de Georges Laurent’in, “modern Avrupalı” profilindeki parodisini izliyoruz. Annesiyle ilişkisindeki hali görmezden geldiği vicdanını, karısıyla olan ilişkisi ise görmezden geldiği otoriterliği simgeliyor. Zaafının ortaya çıkmasından, hatta zaaf sahibi olmaktan bile nefret eden, geldiği yerle övünen ve bunu duvarlarını kapladığı kitaplarla olduğu kadar, çocuğu ile olan ilişkisiyle de göstermek isteyen çağdaş bir Avrupalı Laurent. Kendi güvenli hegemonyasına yalnızca izinli olanları sokuyor ve sımsıkı kapalı perdeleriyle, istemediği unsurları dışarda bırakıyor. Bu nedenle o izin vermediği halde onu izleyen, hayatına müdahil olan ve mahremini deşen “yabancının” varlığı kendisi için büyük bir rahatsızlık. Fakat izleyicinin beklediği üzere ölüm tehditi ya da adli olaylarla ilişkilendirebilecek bir korku duymuyor Laurent. Başka bir katmanda çağdaş Avrupalıyı ve hayatını, dairesiyle topraklarını, karısı ve çocuğu üzerinden pazarladığı liberalizmi ve hasta fakat herşeyin farkında olan annesiyle geride bıraktığı vicdanını temsil ediyor. Ve tüm bunların ortasında Haneke, oldukça çarpıcı, hatta rahatsız edici şiddet kesitleri ile bu kumdan kaleyi alıp göçmen bir çocuğun satırıyla paramparça ediyor.

Haneke ile özdeşleşen Julliette Binoche bir kenara, Daniel Auteuil, Maurice Benichou ve Annie Girardot’yu izlemek de büyük zevk. Ve her zamanki gibi, ana tema ile alakasız bir sohbetin döndüğü şarapla bezenmiş sofrada, sanki filme çekilmiyorlarmış gibi şakıyan bir grubun, son derece gerçekçi bir kesitini sunuyor bizlere Haneke. Hiçbir şey için olmasa bile bu kadar gerçek bir atmosfer yaratabildiği için yönetmeni takdir etmek gerekir. Çünkü sanılanın aksine büyük oyunların, kurgunun, müziğin, hatta dramatik ışıklandırmanın bile olmadığı bir sahnede, birinin evini gözlüyormuş gibi hissettirebilmek her yönetmenin başarabileceği birşey değil. Bu anlamda bu filmi izlerken anahtar deliğinden kendisini gözetleyen Avrupalı orta sınıfın gizliden gizliye ırkçı, hatta yabancı düşmanı olduğuyla yüzleşmesi, sanat, edebiyat ve liberal görüşlü siyasetle ilgilenmenin temeldeki defoların üstünü örtmediğini görmesi ve bunu “Caché / Hidden” ismi altında bulması güzel bir düşünce. Uygulaması anlatım tekniği açısından bazı noktalarda aşırıya kaçmış olabilir; çok ağır tempo, ani ve yüksek şiddet kullanımı, uzayan sessizliklerin sıklığı ve anlamsız, gündelik konuşmalar gibi. Ama satır aralarına saklanan mesajlar öyle güzel işliyor ki, bunları görmezden gelmek ve Haneke sinemasının keyfine varmak için yalnızca biraz sabır yeterli.