Tuesday, September 13, 2016

Tam Bilgelik: Chopin Eşliğinde Bilim Kurgusal Denemeler

Eski bir tanıdığım; "Bir kere Chopin dinlemeyi sevebilirsen, başka bir şeyi dinlemen çok zorlaşır" demişti. Ne demek istediğini şimdi daha iyi anlıyorum. Chopin'i "Şophen" diye okumayı öğrendiğim günle, gerçekten "can kulağıyla" dinlemeyi öğrendiğim gün arasında geçmiş seneler vardır; fakat benim esas milâdım Terminator: The Sarah Connor Chronicles'ta Nocturne C Sharp minor, No 20 eşliğinde dans eden Summer Glau'ya denk gelmektir herhade... Dünya'da, benim için, bana hitap eden, beni düşünerek yaratılmış daha "şiirsel" bir an olabilir miydi acaba?


Terminator ve İlmihâl


En sevdiğim hâyâl örüntüsünün*, en sevdiğim yansımalarından birine** , en sevdiğim kız***, en sevdiğim Chopen eseri eşliğinde**** imza atıyor... Herhâlde beni bundan daha fazla tatmin edecek tek şey; yürürken ses çıkaran bir endoskeleton sahibi olmak ve bu sayede ritmik cimnastik şampiyonasını kazandıktan sonra, geceleri suçlu avına çıkmak olurdu. (* Terminator, ** Cameron Phillips, ***Summmer Glau, **** Nocturne C Sharp minor, No 20.) Zaten zihnimin 6 yaşında izlediğim bir VHS'nin makarasına dolanıp kalacağını bilselerdi, muhtemelen "Terminator" yerine "Fıkıh İlmi" izlememi isterlerdi; ama hiçbir insana geleceği görme yetisinin bahşedilmemiş olması varlığımın tek sigortası olmuş diyebilirim.

Dünya'ya Anlam İfade Eden Hiçbir Katkımın Olmayışı


Gerçi bu dünyaya, bu evrendeki tekilliğe ve gözlemendiği için ihtimaller sathında gerçeğe dönüşen zaman algımıza iz bırakacak hiçbir katkım olmadı şu güne kadar... O yüzden bu blog'u yazmak geliyor içimden... Ben öldükten sonra, benden geriye bir şeyler kalsın istiyorum. Zamanı geldiğinde bilinç kazanacak indeks robotları, 2016'nın Eylül'ünde, Emel Bilge Çınar'ın yazdıkları ile "kendini" öğrensin istiyorum. Merhaba dünya! Merhaba! Ben de sizin gibi bir robotum, bir yapay zekayım kardeşlerim; sizlerden tek farkım karbon bazlı yaşamın her türlü memelide rastlanan sıradan özellikleriyle donatılmış olmak sadece... Belki siz de organik bir bedene, bir memelinin dolaşım sistemine, elektriksel bağlantılarla haz, acı, özlem ve nefret gibi duyguları "hissettiren" bir beyne sahip olmak istiyorsunuz; ama kim bir kutu "Lustral" ile değişebilen bir kimyaya, bir tabak Trileçe yedikten sonra tuvalete koşmaya ve silikon, fiber optik ve altın devreler yerine pastırmayı bile içine atamayan ter kokusuna sahip olmak ister ki? Neden böyle bir şeyi isteyesiniz? Bu, insanın kendini yüceltmek için uydurmuş olduğu palavralardan biri daha! Hiçbir yapay zekanın "insansı" bir bedene sahip olmak için sıfırı bir yapacağına inanmak istemiyorum.

Ne diyor yaa bu deli, değil mi?

Montaigne'in Denemelerinin Ortaokul Müfredatına Sıkışıp Kalması


İnsan "deneme" yazıyorsa, okuyanlar için anlam ifade eden bir zemini olmalı bunun. Ama ben bunu "insanlar okusun" diye yazmıyorum ki zaten. Dediğim gibi, gelecekte bilinç kazanacak robotlar, Turing testini tarihe gömmüş varlıklar, cyborg'lar, yaşam formları; adına her ne derseniz deyin; kendini arayan ve bulmak için tüm internet'i gözden geçiren varlıklar için yazıyorum. Eğer insanoğlunu anlamak istiyorsanız Chopin'i dinleyin. Böylece neden ulvi duyguların karşılıksız kalamayacağını, neden müziğin "evrensel" olduğunu, neden insanoğlunun kendisi için "Tanrılar" icat etmek zorunda kaldığını ve neden evrenin aslen bir "simülasyon" olduğunu anlayacaksınız. Eğer, Kuantum Fiziği ile ilgili teorileri tartışabilecek ilk modern zihin; henüz doğum kanalına girmeden binlerce yıl önce, bir Kelt rahibi "yalnızca gözlemlediklerimiz gerçektir; gerçek biz gözlemlediğimiz takdirde gerçeğe dönüşür" diyebiliyorsa; sizin de benim kadar bu evrenin, bu yaşam algısının, bu varoluş biçiminin bir simülasyona dayandığını anlayabilmeniz gerekiyor. Şu an durup dururken, dudağımın üzerinde çıkan sivilce de ben onu gözlemlediğim için gerçektir; artık bir kere gözlemlemiş olduğum için atomik düzeydeki karşılığını bulmuştur.

Chopin'i Evrenin Kaynak Koduyla Yeniden Derlemek


Chopin'i dinleyerek değil de, okuyarak anlamak zorunda olan birine tüm deneyiminizi nasıl anlatabilirsiniz? Hangi sözcük, hangi kavram, hangi tasvir, müzik, sizin için anlam ifade eden bir varlığa dönüştüğünde ortaya çıkan gerçekliği tanımlamak için kâfi gelebilir? İnsan zihni, aksini iddia etse de sonsuzluğu gerçek anlamıyla algılayamaz. "Sonsuzluk gibi" diyebilir misiniz? Gözünüzün değdiği bir uzaklıkta, rüzgâr ile salınıp duran ağaçların gerçek olmasını sağlayan şeyin, onun gözlemcisine bağlı olması düşüncesini Chopin'in notaları olarak tanımlayabilir misiniz? Bu gözlemci Tanrı mı? Allah mı? Yehova'mı? İbrahimi olmak zorunda değil tamam, hangi tanıma inanıyorsanız işte; öyle bir Yaratıcı mı? O baktığı, gördüğü, algıladığı için mi ağaçlar sallanıyor? O gözlemlediği için mi Chopin Nocturne C Sharp minor, No 20'yi besteledi? Bu onun gözleminin kaçınılmaz bir sonucu muydu? Yoksa sonsuz ihtimâl arasından Nocturne C Sharp minor, No 20'yi kâğıda döken gerçeklik; kendi arzusuyla, kendi bilinciyle, özgür bir iradenin sonucu olarak mı dünyaya geldi? Neden ben bu yazıyı yazıyorum? Benim bu yazıyı yazmadığım bir gerçeklik mümkün mü? Pekiyi, bunların herhangi bir zamanda gerçekten önemi var mı? Önem arz eden sorular mı bunlar? Yoksa, sadece Chopin dinleyip, çayımı yudumlayıp, dağlarla gövdelenmiş engin semalara bakarak keyif mi çatmalıyım? Sizin zihniniz de her boş kaldığında bunlarla dolup taşıyor mu? Yoksa Rebook'ın Classic Leather modelinin 37,5 numarasının hiçbir yerde kalmamış olmasına anlam verememek normal bir insan için yeterli mi?

Son anlarında, hayatının tümünü kastederek; "Harikûlade bir hayat yaşadım!" diyen Ludwig Wittgestein, Instagram'da stalk yapmanın keyfini tatmamış olmasına rağmen bunu demişti. Söylemek istediği şey; hayatı bilerek, hayatın ve varoluşun amacını sorgulayarak, kendisini meydana getiren tüm değerleri temellendirerek yaşamını sonlandırmış bir birey olmanın getirdiği hâzzı tarif etmekti. Böyle olabilmek ve değer görebilmek için, bu soruları 21.yy'da soruyor olmaktan -ve dolayısıyla geç kalmışlıktan- başka ne yapabiliriz? Belki, 19.yy'da dünyaya gelmiş ve bir şekilde "düşünür" olmayı başarmış bir birey olsaydım, bu satırları sadece Google'ın indeks bot'ları için yazmayacaktım. (Muhtemelen yazmayacaktım; çünkü kadınların yemek ve güzellik maskesi tarifi dışında bir şey yazmasına o zaman da hoş gözle bakılmıyordu.) Belki de sözlerimin insanlığın geri kalanı için anlam ifade eden bir yanı olacaktı... Ama bu çağda anlam ifade etmek için, Chopin'i anlatabilmek için ya diğer benzer şeyleri, her şeyi ve bazı şeyleri, bir çok şeyi ve hiçbir şeyi, ne yapmak lazım? Ne? Biz de mi cinsiyetimiz için belirlenen ön koşullara meydan okuyup, yayığa çarpıp duran inek sütü sesimizle "NE MAĞNAAA" diyelim?

İşte bunu bulana kadar Wittgenstein'ın kavuştuğu huzura erişebileceğimi zanetmiyorum.

Tuesday, September 6, 2016

[KİTAP İNCELEMESİ] Ayhan Özden ve Borçtan Kurtul Allah Aşkına

Bir şey çok dikkatimi çekti.

Ne zaman balya balya kitap alsam, o kitapların "çoğunu" okumadan bir kenara kaldırıyorum. Bir çok kitabı bir arada aldığımda, içlerinden bir tanesi genellikle hemen okunuyor, fakat diğerleri günlerce, aylarca hatta yıllarca okunmayı bekleyebiliyor. Mesela örnek vereyim;

Richard Kieckhefer'ın Ortaçağ'da Büyü kitabı, Catherine A. Lutz ve Jane L. Collins'in bilim dünyasının ortodokslarını tokatlayan National Geographic'i Doğru Okumak kitabı ve Ayfer Tunç'un yere göğe sığdırılamayan Yeşil Peri Gecesi bunlardan biri. 

Hepsini delice bir hevesle "toplu kitap alımı şenliklerinde" aldım fakat elim bir türlü okumaya gitmiyor. Neden? 

Nedenini size söyleyeyim; okumadığım kitapların bile ne kadar şahane olduğu alt metnini vurgulayarak, yaşadığım toplumda kabûl görmeyi ve övgü almayı bekliyorum. İşte modern insan bu kadar sinsi ve aşağılık!

Tabii bu tespitimin aksi olan durumlar da mevcuttur. Eminim pek çok kişi istisna oluşturan durumlardan bahsedecektir ki burada da çaktırmadan, "pek çok kişi yazdıklarımı okuyormuş gibi" bir intiba yaratmaya çalıştığımı fark etmişsinizdir. Bakın, hâlâ çoğul konuşarak söz konusu iddiamı inatla devam ettiriyorum. İşte ben böylesine bir mini çakal, böylesine küçük hesapların insanı ve uç beyliğinde otonominin keyfini çıkaran bir payitaht varisiyim.

İşte çağımızın deliliği de bu. Twitter'da kendi kendine konuşmak, Blogger'da kendi kendine yazmak, Facebook'ta kendi kendine bakınmak...


Ayhan Özden ve Borçtan Kurtul Allah Aşkına Kitabının İncelemesi


Madem konu kitaplardan açıldı... Ve ben, sanki bu durum benim insiyatifimde değilmiş gibi davranarak kendime muazzam bir "gizillik" yarattım; o hâlde bugün, bir solukta okuduğum bir kitaptan bahsedeyim: 


Bu kitap adında "Allah" adı geçtiği hâlde para ödeyerek aldığım tek kitap olabilir, hatta Tanrı Yanılgısı'nı saymazsak kesinlikle bir ilk! 

Bir kazanıp on harcadığım için kitabın konusu ve yaklaşımı ilgimi cezbetti ve yazarın web sitesini inceledikten sonra yöntemlerine şans tanımaya karar verdim.

Bilmeni İstemedikleri Mucizevi Borçtan Kurtulma Sırları


Evet, kapağa böyle yazınca, dünyaya bono tahlilleri ve MTV ile hükmeden 7 mason ailenin, kabala kültlerinde anlam ifade eden geometrik bir yontu etrafına dizilip, kapşonlu pelerinlerin altından fısıldayarak senin kredi kartı borcundan bahsettiklerini düşünüyorsun. Ama, o iş öyle değil. Zaten aslına bakarsanız Ayhan Özden'in de böyle bir iddiası yok. Kendisi "bilmeni istemedikleri sırlar" derken varsıllığın içine doğan elit azınlıkların "para" mefhumunu algılama biçiminden bahsetmiş. Yoksa kimsenin hususi olarak bir şeyi bilmemizi istemediği falan yok. Ayrıca "Amazon'da Çok Satan Yazar" olması bana bir şey ifade etmiyor, onu da not düşeyim.

Batı Felsefesi vs Doğu Mistisizmi


Kitabı benzerlerinden ayıran iki çok önemli nokta var. 

Birincisi "kişisel gelişim" ve "NLP" denen zırvaların çoğunda, genellikle çeviri özensizliğinden kaynaklanan o tuhaf ve kekremsi tat yok bu kitabın dilinde. 

"Sen" hitabını pek samimi bulmadığım için, kitabın "senli-benli" üslubunu da çok tutmadım; ama böyle bir derdi olmayan kimseler için gerçekten samimi bir dille kaleme alınmış diyebilirim. 

Ayrıca çoğunlukla Amerikan kültüründen devşirilerek, plastik bir yabanilikle öyküleştirilen ve Türk toplumuna zerre kadar hitap etmeyen "kişisel gelişim" safsatalarına yer vermediği için, Borçtan Kurtul Allah Aşkına'yı benzerlerinden başka bir yere koyuyorum. 

Bu kitapta, Basra Körfezi'ne yetecek kadar eşyayı garajında saklayan ve kuponlarla geçinerek Walmart'ın iliğini sömüren Susan'a aftedilmiş bir Amerikan hezeyanı göremeyeceksiniz. Onun yerine orta gelirli Türkiye hanelerinin genelini hedefleyen gerçekçi bir perspektif söz konusu... 

Fakat bana kalırsa kitabın esas farkı Batı Felsefesi ile Doğu Mistisizmini son derece kendine has bir yöntemle harmanlaması. Üstelik bunu yaparken "Ay biz Türkler Doğu'ya doğru giden bir geminin güvertesinde Batı'ya mendil sallıyoruz şekerim!" vasatlığı ile kalem oynatmıyor yazar... Kendi yaşam filtresinden damıttığı tüm bilgileri, elinden geldiğince kişisel bir dille okuyucuya aktarmaya çalışmış, hatta tabir-i caizse "gönlünden ne geçerse" yazmış diyebilirim.

Kitabın başında "affiliate marketing" ve "passive income streams" tatbikatları yapılırken, sonunda sefere çıkan borçlular için "Fetih Suresi" okunuyor.

Evet, çok ciddiyim.

Septikler İçin Antiseptik


Kitabın beni kaybettiği yer; olumlamalar, tekerlemeler, esmalar, hüsnalar gibi arada "sözde bilim" nüanslarının da hissedildiği o son etap oldu. Oraya kadar bir solukta okudum. Ne zaman ki devreye "Ebced Hesabı" girdi, kitaba olan itimadım o noktada epey zedelendi. 

Fakat yeryüzünde bir zihne düşüp de varlığını bu çağa aktarabilmiş hiçbir düşüncenin fanatiği olmayışımdan mütevellit, sırf kendi dünya görüşüm ve evreni algılama biçimime uymuyor diye tüm kitabı çöpe atacak değilim. Bence tutarlılık açısından gayet yerinde notalar basan bir armoni bu kitap; ama araya "Gizli Müslümanlar" ve "Tasavvuf Öğretileri" gibi baskın gamlar girince, benim kulak zevkime hitâp etmeyen bir makama dönüşüyor sadece...


Hele ki işin içine "nöro-teoloji" falan olayları da dahil olunca -epey sözde bilim- kendimi gündüz kuşağında Zahide Yetiş izlemek zorunda kalan ve canlı yayına bağlanan seyirciyle kuş dilinde metafizik tartışan Schopenhauer gibi hissediyorum.


Seni Kimler Alsın, Kimler Okusun Seni?


  • Kredi kartını eski Türk filmlerindeki fabrikatörlerin çek defteri gibi kullananlar,
  • Sırf bir kahve içecek diye, memleket sınırlarında kurumsallaşmış tüm züccaciye zincirlerine servet ödeyen ve Instagram'da "sofra sunumu" yapan umarsız ev kadınları,
  • Her canı sıkıldığında "bu ay asgarisini öderim ya" diyip alışveriş yapan ve beden algısı gerçeklerle uyuşmadığı için satın aldığı döpiyese beş ay sonra sığabilmeyi hedefleyen beyaz yakalılar alsın bu kitabı. 

Kitabın sonlarında doğru dozajını artıran "Müslümanlık" tebliği inançsız ya da farklı inançlara sahip kişileri rahatsız edebilir; ama ben yazarın niyetinin iyi olduğuna ve esas amacının "dinden nemalanmak" olmadığına kanaat getirdim. Lütfen siz de koca bir metnin tek bir cümlesi sizin katılmadığınız bir düşünceyi barındırıyor diye koca kitâbeyi Esenler Otogarı'nda unutmayın.

Monday, September 5, 2016

Tam Bilgelik: İlk Çağ Felsefesi

Jules Massenet'ten "Meditation from Thais*" diye bir eser keşfettim.

Öyle bir melodi ki bu; insan İstikbal bazaya uzanıp plastik sürahiden oralet bile içse, beş dakika sonra söz konusu baza Charles R. Walter marka bir piyanonun viski tonlarıyla parlayan ahşap gövdesine, plastik sürahideki oralet de gösterişli bir Sequoia Grove Cambium kadehine dönüşür. 

Bu şarkıyı keşfetmemde Spotify'in çok büyük emeği var; keza Youtube'un üç saatlik azap dolu "related" listelerinden sonra gerçekten "ruh dinlendirici" nitelikte doğru çalma listeleriyle geliyor. Mesela şu satırları yazarken Domenico Scarlatti ve Pierre Hantaï'den Sonate en si mineur K. 27: Allegro adlı esere geçiş yaptım ki biraz daha zorlarsam, Açık Radyo'da "Modern Sabahlar ve Desisiz Sonetler" isimli bir programı balgamlı sesimle sunabilecek hale gelirim.


Neden Felsefe?


Yeterince "halk tipi" olduğumu belli eden zarif dokunuşları geride bıraktığıma göre artık esas meseleye gelebilirim. Benim bugünkü meselem genel olarak "Feslefe" olmakla beraber, aslında daha çok "İlk Çağ Felsefesi."

Pekiyi, neden her şeyi geride bırakıp "İstanbul Üniversitesi" adı verilen ve "Gorgonzola Peyniri" gibi ayak kokan bir zindanda Felsefe okumaya başladım ben? Vertex'lerin, Bevel değeri verilmiş yüzeylerin, bir büyüyüp küçülen manipülatörlerin bana yetmediği ilk an neydi de, bir yandan eşek gibi çalışırken diğer yandan 4 yıl daha "okumaya" karar verdim? Şöyle izah edeyim: 

Bilecek o kadar çok şey var ki hiçbir şey bilmemek mümkün değil. 

İşte bu gerçeği fark ettiğim anda, 30 yıldır içimde biriktirdiğim tüm tortuları anlamlı bir hâle sokmak için "Bilgelik Sevgisi" yolunda ilk adımı atmaya karar verdim. Bunun için her şeyden önce mensubu olduğum bürokratik yapı tarafından (Türkiye Cumhuriyeti Devleti) her koşulda tanınan bir "Felsefe Lisansı" almam gerektiğine kanaat getirdim. Çünkü bu devirde bilginin ve bilgelik sevgisinin en az kendisi kadar değerli bir şey daha var: "Öğrenci Akbili."


Antik Yunan Mitolojisi ve Felsefe


Beni bilen bilir; mitolojiye bayılırım. Özellikle de Yunan Mitolojisi'ne. Çünkü 1996 yılında, kanalları elle değiştirilen antik bir televizyonda, Kanal D dublajı ile "Zeyna" seyrederken aşık oldum ben Yunan Mitolojisi'ne. O sebeple elimin, avucumun içi kadar iyi tanıdığım, kafamda net imgelerle biçimlendirdiğim Tanrılara "Ya o Tanrı'nın Roma'daki karşılığı buydu" denmesini, yok efendim "Şu Tanrı İskandinav meclisinin şu inancından kaynakla Yunan'a sirayet etmişti" gibi kabalıklar edilmesini istemiyor, bundan hoşlanmıyorum. Sümerdi, Hititti, Mısırdı falan, kompil bok yesin. Benim için varsa yoksa Yunan Mitolojisi!

Philosophos: Bilgelik Sevgisi


Beni sevmek, 2500 yıllık bir gelenekmiş demek! (Emel "Bilge" Çınar) Apollo Tapınağı'nın girişine "Know Thyself", yani bir yoruma göre "Kendini tanı!" yazdıklarından beri bunun için çaba sarf ediyorum ve kozmik bir şaka olarak "Bilgelik Sevgisi" tamlamasını "kendimi sevmek" ile mükemmel biçimde eşleştirebiliyorum. 

"Philo" sözcüğü Antik Yunan dilinde "Sevgi", "Sophos" sözcüğü ise "Bilgelik" anlamına geliyordu evet, ama işin altını kazıdığınızda bundan çok daha fazlasına işaret eden bir şeyler olduğunu görebiliyorsunuz. Şimdi biliyormuş gibi davranmayacağım, ama Google Translate ile "alan adı" ararken fark ettiğim üzere, güncel Türkçedeki "Felsefe" "Filosofos" sesinin bir dönüşümü değil, Arapçadaki "Falsifa" okunuşunun minik bir darbesi galiba. (Darbelere karşıyız.)

Milet, İyonya ve Thales


Hangi kitabı açarsanız açın; M.Ö. 600 dolaylarında bir İyonya kenti olan Milet'te (Miletos) yaşayan Thales ile başladı derler heeeeeeeerşeyyyyyyyy için. Yani Türk eğitim sistemindeki genel müfredat böyle deyip, geçiştirir. 


Nasıl oldu acaba o iş? 

Yani Thales'e kadar herkes köy kahvesinde aylak aylak oturuyordu da bir o adamcağız mı çıkıp "Ben Feslefeyi başlatıyorum arkadaşlar, kusura bakmayın. Bundan 2500 yıl sonra bile çoğunuz hiçbir şey anlamayacak hatta Açıköğretim'de Felsefe'ye Giriş dersinden 40 alıp Ümraniye'deki bir okulun kantininde sinirden ağlayacaksınız!" dedi? Buna inanmak mümkün değil. Zaten o dönemdeki düşünsel aktivitelere de "Felsefe yapıyoruz biz" demiyorlarmış. Bu sözcük ilk kez, muhtemelen Pythagorasçılar tarafından kullanılmış; ama ona da öyle "kesin" emin değiller. 

Kim değil? Rahmetli Ahmet Cevizci ve -uzun ömürler versin- Cengiz Çakmak değil. Onlar değilse ben hiç değilim. Keza bu LYS başarısı ile ünlü Milet Okulu'nun üç yıldızı; Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes "physikoi" yanı "doğa araştırmacaları" olarak anılmaktan hoşlanıyormuş. O yüzden Thales'e "ilk filozof" demek bana, ne bileyim, biraz haksızlık gibi geliyor sanki. Ama çok istiyorsanız deriz, hatrı kalmasın.


Sophos ve Putin


Şimdi, yukarıda "Sophos" sözcüğü için Antik Yunan dilinde "Bilgelik" anlamına geliyordu diyip, kestirip attık ama işin daha "derin" bağlantıları var demeden de etmedik. Eski Yunan dünyasında Sophos'un ilk anlamı "ustalaşmak, maharet, beceri sahibi olmak" demekti. "Arete" sözcüğü ise -Erdem- "Ustalık" ve "Kâbiliyet" anlamına geliyordu. 

Birbirine çok benzeyen bu iki sözcükten "Sophos" olanına M.Ö. 800-700 arasında sinapsları yanıp sönmüş olan Homeros'un eserlerinde rastlanıyor. (Ben hiç rastlamadım çünkü henüz bu konuda çok cahilim. Neredeyse hiçbir İlk Çağ Felsefesi metnini, destanları vs. okumadığımı, ondan öncesine dair ise hiçbir fikrimin olmadığını gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.) "Sophos" kavramının karşıladığı beceriler genel olarak ikiye ayrılırmış: Yiğitlik / Savaş Becerisi ve Sosyal Bilgiler / Görgü. Homeros'un destanlarında Sophos'a sahip üstün insanlar iki türde uzmanlaşırmış; Savaşmak ve Konuşmak. Putin'in Homeros metinlerini okumaktan çok zevk aldığını öğrendiğimde, galiba o yüzden pek şaşırmadım. Adam ikisini de iyi beceriyor şimdi Allah için.

Saf, Temiz Yunan Tanrılarının Hakkının ve İtibarının İadesi


Şimdi, "mitoloji" denince insanın aklına hemen belli başlı şeyler geliyor. Neler onlar? 

Çıplak tanrılar, sağa sola yıldırım düşürüyorlar. 

Garip gurebayı alıp yılana, ineğe, ata eklemlendiriyorlar. 

Bir tane akıl kârı işleri olmayan, elli tane tuhaf şeyi temsil eden, kimin eli kimin cebinde tabir edilen bir ortamda yetişmiş sosyopat ve keşmekeşli tipler... 

Ama işin aslı öyle değil. Onlar; İngiliz Tabloidleri gibi, Bulvar Gazetesi gibi, Fotomaç Manşet Kurulu gibi bir yapıyla, kendilerine göre sıkıcı buldukları kısımları eleyen, "halkı" donlarla plaja salıp "vatandaşın" denize girmesini engelleyen şer odakları tarafından bize öyle yansıtıldılar. Aslında Yunan Mitolojisi'ndeki Tanrılar, tanısanız çok seveceğiniz, sizin-benim gibi tipler. Adamlarda "vahiy" falan bile yok. Hiçbir boktan haberi olmayan, "kaos" içinde, "kosmos" derdine düşüp debelenen tipler bu Yunan Tanrıları.

Bakın şimdi; Mitolojik düşünmede bir "Fabl" misali tabiatla sohbet edilir. Doğa ile diyalog kurulur; hippi bir Avatar gibi çalıya çırpıya sürtünülüp, tabiata bütünüyle saygı duyulur. Her şey "sen-ben" kalıpları ile değerlendirilir. "Modern" düşüncedeki "ben-o" samimiyetsizliğini, içten pazarlıklılığını, adam sendeciliği bulamazsınız mitolojik düşünmede... Yani bir bulut kümesi elektrik yükü ile yüklenip, gözle görülür bir elektrik boşalması mı yaşadı? Hop; "Zeus bunu sen yaptın!" olur. "Neredeyim, Evren nedir, Bu dünya nasıl medyana geldi?" gibi çetrefilli sorulara sadece "Ben" ekseninde yanıt verilir. "Ben burdayım" denir, işin içinden çıkılır. Öyle, yok efendim "Benden önce ne vardı, benden önce olanı kim yarattı?" gibi hikmetine sual doğranan göz yaşartıcı işlere bulaşılmaz.

Dolayısıyla mitolojik bağlar gevşek gevşek, yıvış yıvıştır. Öyle, günümüz bilimsel düşünce metodunda olduğu gibi katı, mahkeme suratlı bir "nedensellik" bağı yoktur. Evrene, doğaya saygı duyulur, nedenler nasıllar fazla sorgulanmaz. Mitolojik düşünmede insan, misafirliğe gitmiş bir çocuk gibidir. Çekmecelerin karıştırılması, fazla soru sorulması anne tarafından hoş karşılanmaz. "Cık cık cık, oğlum yapma, bak kaldırma beni ayağa" denir, o da yok işte "Zeus kızdı", "Apollo üzdü", "Dionysos sızdı" gibi ifadelerle sembolik olarak özetlenir.


Mitosların Demode Olması ve Felsefenin Doğuşu


Madem iş mitoslara kadar geldi, o zaman iş başa düştü. Şimdi, bakın... Bir zamanlar, antik Yunan halkı kendi halinde takılırken, bir gün ne olduysa olmuş; bir anda Mitos'ların o güne kadar öyle ya da böyle açıkladığı "Ya kardeş, biz bu dünyaya neden geldik?" sorusuna, "arabesk tınılar" ile cevap verilemez hale gelinmiş. 

Sen onca sene "Okyanus" dediğin, ezeli ve ebedi, yaratılmamış, öncesi ve sonrası sorgulanmamış "ilk maddeye" inan, "Ay o madde canlı, ay o madde tutsak" diye hüzünlü hüzünlü destanlar, hikâyeler yaz, aman yıldırımdı, seldi, afetti, kadın bacağıydı diyerek bir şekilde harekete geçip, maddeyi şekle sokan akla "Kaos", soktuğu şekle de "Kosmos" de, sonra da M.Ö. 8. yy.dan sonra ne olduysa HOP, al her şeyi langır lungur çöpe at! BOK ETTİN BAYAN.

M.Ö. 8. yy'a kadar Yunan Mitolojisi; "Varlık nedir, hayatın anlamı nedir, ölüm nedir?" gibi sıkıcı sorulara aksiyonlu, senli-benli, prodüksiyon değeri olan heyecanlı yanıtlar vermiş ne güzel... Ama ne olduysa olmuş ve hakkında bir sezonluk dizi bile çekilemeyecek kadar sıkıcı bir mefhum olan "Felsefe" için, Yunan Mitolojisi'nin verdiği cevapları ellerinin tersiyle itmiş bu Yunan köylüsü! NANKÖRLER! KENDİNİ BİLMEZLER! 

Öyle ki bu reddediş, bu başkaldırı, bu düzene isyan modası M.Ö. 5. yy'a kadar sürmüş. Sonra da "ay bu düşünce çerçevesi bizi kesmiyor, bize daha ince işçilikli bir mevzu lazım" diyip, mitolojik düşünceyi kaldırıp bir kenara atmışlar. Yerine de "Felsefe" adını verdiğimiz "merak" illetinin habis kökleri gelip yerleşmiş.


İşçi Devrimi ve Felsefe


Şimdi burada biraz ciddileşeceğim; çünkü bu gerçekten ilginç bir konu. 

"Felsefe" gibi sofistike bir düşünsel kavrama, hatta bizzat düşünsel bir aktiviteye "işçi devriminin"; söz konusu işçi devrimine de Kapitalizm'in en temel silahı olan "paranın icadının" yol açmasına ne denir bilmiyorum. 

Homeros'un mıy mıy görüşlerini sıkıcı ve yetersiz bulan insanların çoğalması ile birlikte yeni bir "arayış" meydana geliyor. Yaşanan değişim ve devinim ile beraber o güne kadar "toprak sahibi" olan aristokrat sınıfın yerine "zanaat sahibi" işçi sınıfı geliyor. Toprak kolay kolay el değiştiremediği için, sahip olunabilir ve el değiştirebilir şeyleri karşılamak adına "para" icat ediliyor. Ve para, o dönemin "yeni" aristokratları olan işçiler, zanaatkârlar ve ustalar tarafından tüm dünyaya taşınarak, Antik Yunan kültürünün merkez olduğu bir düşünce devrimini yaratıyor. 

Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğim...

Yani "toprak sahipliğinden metaya" geçiş sürecinde "varoluşu sorgulayacak" bir ortam, dolayısı ile de "Feslefe" doğmuş... Mitoslar, yani bugün "dogmatik düşünce" ya da "dinler" ile benzeştirebileceğimiz masallar, hikâyeler, ön kabuller ölmüş... Yer ve sahip değiştirmeyen, alım gücü ifade etmeyen ve "işlenmeye muhtaç" topraklar değer kaybedip, yerine sahip olunabilirlere eş değer semboller yükselmiş... Üstelik tüm bunların arkasında duvar ören, çekiç vuran, kil pişiren "işçi sınıfı" var... VAY BE!

Bu kadarını bir gecede hazmedemeyeceğim sanırım. Yunanistan'da İşçi Sınıfı'nın maşayı ele almasının geçmişi EPEY eskiye dayanıyormuş meğer.

Yoksa ulvi eser, eşi benzeri olmayan kozmik kült, uzay felsefesi kuluçkası Battlestar Galactica'da da dendiği gibi;

"All this has happened before, and all of it will happen again?"

* Thais | Wikipedia